Anayasa Mahkemesi Başkanı Sayın Haşim KILIÇ'ın Yüksek Yargı Kurumlarının Avrupa Standartları Bakımından Rollerin Güçlendirilmesi Ortak Projesinin Açılış Konuşması

YÜKSEK YARGI KURUMLARININ AVRUPA STANDARTLARI BAKIMINDAN ROLLERİN GÜÇLENDİRİLMESİ ORTAK PROJESİNİN AÇILIŞ KONUŞMASI 24 Şubat 2010

Değerli Konuklar

Yüksek Yargı Kurumlarının Avrupa Standartları Bakımından Rollerinin Güçlendirilmesi Projesinin yararlanıcı kurumlarından birini temsilen sizlere saygı ve sevgilerimi iletmek istiyorum.  

Türkiye Cumhuriyeti Devletinde Yüksek Yargının Rolü herhalde demokratik bir rejimde bulunması gereken gerçek bir Hukuk Devletinin tesis edilmesidir. Yargının içinde bulunduğu durum, bu bağlamda değerlendirildiğinde yargıya verilen rolle bunun uygulanma aşamasındaki oluşan farklılıklar  güçlendirme ihtiyacını ortaya koymaktadır. Bir ülkede adaletten ve yargıdan kaygı duyuluyorsa bu sesleri dinlemek ve sorunlara projeler üretmek zorundayız. Zira Devletin ve  insanın onuru  güçlü, tarafsız ve bağımsız bir yargının varlığı ile korunabilir.  Güçlendirme projesine katkı verecek olanlar  sorunları ayrıntılı biçimde ortaya koyacaklardır. Ancak, konu yargının güçlendirilmesi olunca bunlara değinme zorunluluğu da açıktır.  

Avrupa Konseyi Üyesi 47 ülke Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin yeniden şekillenmesi için geçen hafta İsviçre’de düzenlenen bir konferansta biraraya geldiler.  Sorun, Mahkeme gündeminde bekleyen 120 bin dava dosyasının nasıl sonuca bağlanacağı idi. Konferansta usule ilişkin çözümler yanında, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yargı yetkisini kabul etmiş olan ülkelere  önemli bir çağrı yapılarak,  Sözleşme ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına uyum sağlamak amacıyla  iç hukukta gerekli düzenlemelerin yapılması istenmiştir. Bu çağrının muhataplarının başında kuşkusuz,  Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne yapılan başvurularda ikinci sırada yer alan Türkiye gelmektedir. Zira, Türk devleti aleyhine açılan davalarla ilgili verilen ihlal kararlarının tamamına yakını Türk Mahkemelerince verilen kararlara ilişkindir.  

Değerli Konuklar

2004 yılında Anayasa’nın 90. maddesinin son fıkrasına  bir  cümle eklenerek “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası anlaşma hükümleri esas alınır denilmek suretiyle temel hak ve özgürlüklere ilişkin sözleşme hükümlerine üstünlük sağlanmıştır. Ne yazık ki Anayasa’nın bu hükmü hukuk hayatına aktarılamamış, yargıçlarımızın uygulama  isteksizliği, yeterli donanımın bulunmayışı ve temyiz aşamasında bu konuda gerekli denetimin yapılamayışı, Avrupa Mahkemesine yapılan başvuru sayısının ciddi biçimde artması sonucunu doğurmuştur. Bu bağlamda,  Mahkemelerimizin iş yükünün olağanüstü ağırlığının bu sayıya etkisini söylemeden geçmek mümkün değildir. Çünkü, yıllarca süren yargılamalar, Temyiz aşamasında bekleyen milyonlarca dava dosyasının varlığı, sadece 2008 yılında  Yargıtay aşamasında sayıları onbinlerin üstündeki zamanaşımına uğrayan dosyalar gözetildiğinde,  Türk Yargısının içinde bulunduğu durumun hangi noktada olduğunu anlatmaya yeterde artar bile.  

Daha önce kamuoyuna sunduğum ve bugün bir kez daha altını çizerek ifade etmek istediğim şudur. Bireysel Başvuru hakkı Anayasa’ya mutlaka eklenmeli ve Anayasa’nın 90. maddesinin uygulamasına ilişkin yargısal denetim ise  Anayasa Mahkemesine “Bireysel başvuru” kapsamında verilmelidir. Bazı endişelerin, eleştirilerin ve dirençlerin ortadan kalkmasına yardımcı olacaksa “bireysel başvuru” hakkının temyiz incelemesini içermeyeceği Anayasa’da açıkça belirtilmelidir.

Değerli Konuklar

Yargının bağımsızlığı, tarafsızlığı, adil yargılanma ve  ağır işleyen bir yargı sistemine ilişkin konularda toplumda önemli bir duyarlılık oluşmuş ve endişeyle izlenen bu sorunlara  acil  çözüm getirilmesi ilgililerden beklenmiştir.  Ne yazık ki topluma acı veren bu konularda gerekli düzenlemelerin yapılması için tüm çağrılar sonuçsuz kalmıştır.  Her fırsatta yargı, siyasi partiler, seçim sistemi, özgürlükler ve demokratik alanın genişletilmesi gibi konularda değişiklik önerileri toplumun tüm kesimlerince dile getirilmesine rağmen gerekli adımlar atılamamıştır. Korkmadan konuşabilmeyi, öfkelenmeden tartışabilmeyi beceremediğimiz için, farklı görüşler arasında olması gereken diyalogları kuramadık. Kuvvetler arasında yaşanan sınır çatışmalarını büyüterek, toplumu taraf olmaya zorladık. Gerilimsiz bir   ortamda yargının sorunlarına ilişkin yapılması gerekenler yapılamadı. Sorunları çözmesi gerekenler de yargı reformunu ancak, siyasi kavgaların ve siyasi sonuçların sıcak ortamında hatırladılar. Bu sıcak ortamda yargının sorunlarını tartışan başka odaklar ise, yargıyı ele geçirme itirazları ve ithamları arasında çözümsüzlüğü güvence altına aldılar.  Oysa, bu kadar farklılıkların yaşandığı bir ülkede “birlikte yaşama ortamını” sağlayacak olan tek gücün yargı olduğu bilinmeliydi. Taraf olmaya zorlanan bir yargının bu görevi yerine getirmesi düşünülemez. Unutmayalım ki demokratik,  laik bir hukuk devletinin alınyazısı gerçekten bağımsız ve tarafsız bir yargının varlığına bağlıdır.  

Değerli Konuklar

Toplumun insan onuruna yakışır bir hayat sürme talebi vardır. Bu talebin önünde hiçbir güç duramaz. Bu bağlamda,  Devlete düşen görev  insan onurunun ve evrensel hukukun kabul etmeyeceği yerel ideolojik saplantılardan kurtularak,  çağdaş bir dünyanın üyesi olmak için gerekli düzenlemeleri acilen hayata geçirmektir.  

Hangi kutsal düşünce adına olursa olsun, yargının taraf olması ya da bu görüntüyü vermesi asla kabul edilemez. Yargı, toplumun bir kesiminde sosyal,  siyasal ya da duygusal kopuş yaratacak davranışlara neden olamaz. Tarafsızlığını  koruyamayan  bir yargı bu nedenle mağdur ettiği insanların ancak, öfke ve isyan duygularını kabartır. Yargının kapısında hak isteyeni “haklamak” hiç kimsenin hakkı olamaz.  Toplum, yargıç’tan adil yargılama yapmasını ve tarafsız kalmasını istiyor. Kendi yandaşlarına, inancına ya da ideolojisine daha iyi servis yapabilmek için yargı bağımsızlığının arkasına saklanmak,  hukuk ahlakının kabul etmeyeceği bir büyük onursuzluktur. Devlet gücünü kullanan kim olursa olsun,  hukuk dışına çıktığında hesap vermek zorunda olduğunu bilmelidir. Bu güç, hukuk dışına çıkılarak toplumu hizaya getirme aracı olarak da   kullanılamaz. Kamu gücünün emanet edildiği görevliler bunu kullanarak toplumu tehdit etme, korkutma ve sindirme hakkına sahip değildir. Yargı yetkisini kullananların adil yargılama yaptığını, tarafsız kaldığını ve herkesin güvencesi olduğunu topluma  hissettirme borcu vardır. Zaten yargı bağımsızlığı da bunun için değilmidir.

Yargının başına buyrukları hukuk içine çekmesi için güçlü olması gerektiği tartışmasızdır. Toplumu arındırmanın yolu budur. Hukuka bağlı olmayan kirlenmiş vicdanlarla bu görevin yerine getirilmesi beklenemez. Türk milleti adına kullanılan yargı yetkisinin hiç kimseden esirgenmeden ve geciktirilmeden kullanılması, yargısal sorumluluğun bağımsızlıktan ayrı düşünülmemesini zorunlu kılmaktadır.

Değerli Konuklar

Karşılıklı deneyimlerin paylaşılacağı bu projeden ortaya çıkacak sonuçların hukuk dünyasına çok önemli katkılar sağlayacağına inancım tamdır. Bu duygularla yargının rolünü güçlendirmek için  önerilecek her projeye destek vermek bizim için büyük bir onur olacaktır.  

Dinleme nezaketiniz için hepinize şükranlarımı ve saygılarımı sunuyorum. 24 Şubat 2010

 

Haşim KILIÇ
Türkiye Cumhuriyeti
Anayasa Mahkemesi Başkanı
T.C. Anayasa Mahkemesi © 2016
Ziyaretçi Sayısı :