Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç'ın 47. Kuruluş Günü Açılış Konuşması

Sayın Cumhurbaşkanım,

Anayasa yargısı alanında hukukun üstünlüğünü gerçekleştirmek bireylerin temel hak ve özgürlüklerini korumak ve hukuk devleti ilkelerini tüm kurum ve kurallarıyla toplumda egemen kılmak amacıyla görev yapan Anayasa Mahkemesinin 47. Kuruluş Yıldönümü kutlama etkinlikleri ve yeni hizmet binamızın açılış törenine katılarak sevincimizi paylaşmanızdan dolayı başta siz olmak üzere, ülke dışından gelen değerli mahkeme başkanları ile beraberindeki heyete ve tüm konuklarımıza Mahkememiz adına şükranlarımı sunuyorum.

Demokratik anayasaların en önemli işlevi, siyasi iktidarı etkili bir şekilde sınırlandırmak suretiyle bireyin hak ve özgürlüklerini korumaktır. Esasen, anayasaların bu işlevi, toplumsal yaşamın olmazsa olmazı olan özgürlük ve otorite arasındaki denge arayışının sonucudur. Gerçekten de bireysel özgürlükler, ancak otoritenin kullanım alanının hukuk kurallarıyla belirlendiği ve sınırlandığı durumlarda güvence altına alınabilir. Tarih, sınırlandırılmayan iktidarın hak ve özgürlükler için çok ciddi bir tehlike teşkil ettiği hakikatinin canlı şahididir.

Bu durum, çoğunluk ilkesinin hakim olduğu çağdaş demokratik rejimler için de geçerlidir. Demokrasilerde elbette egemenlik halka ait olmakla birlikte, egemenliği kullanan siyasi çoğunluğun otoritesi de sınırsız değildir. Buradaki sınır, bireylerin hak ve özgürlükleridir. Ancak, bu hak ve özgürlüklerin belirlenmesi ve korunması sürecinde ciddi sorunların ortaya çıktığı da bir gerçektir. Geçen yüzyılın en önemli liberal düşünürlerinden Friedrich Hayek’in ifade ettiği gibi, demokratik rejimlerin temel meselesini “halk iradesi’nin onun üstünde başka bir ‘irade’ tesis etmeden nasıl sınırlandırılacağı” konusu oluşturmuştur. Esasen Hayek’in bu sözü anayasa yargısının varlığını ve sınırlarını belirlemektedir.

Anayasa Mahkemeleri, halk iradesi sonucu ortaya çıkan yasama ve yürütme organlarını sınırlandırmak amacıyla kurulmuşlardır. Bu mahkemelerin meşruiyeti de temel hak ve özgürlükleri korumak amacıyla çoğunluğun iktidarını sınırlandırma işlevinden kaynaklanmaktadır. Ancak, “negatif yasa koyucu” olarak da nitelendirilen anayasa yargısı alanında faaliyet gösteren aktörlerin varoluş hikmetinden uzaklaştığı, bireysel hakları koruyamadığı ve demokratik siyasi irâdeyi vesâyet altına almaya kalkıştığı durumlarda anayasa yargısı meşrûluk kriziyle karşı karşıya kalmaya mahkûmdur.

Anayasamızın Başlangıç bölümünün altıncı paragrafında, “Her Türk vatandaşının bu Anayasadaki temel hak ve hürriyetlerden eşitlik ve sosyal adalet gereklerince yararlanmak, milli kültür, medeniyet ve hukuk düzeni içinde “ONURLU BİR HAYAT” sürdürme, maddi ve manevi varlığını bu yönde geliştirme hak ve yetkisine doğuştan sahip olduğu” belirtilmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının maddi ve manevi varlığının gelişimini “onurlu bir hayata” bağlayan bu anlayış, üzerinde durulması gereken en önemli anayasal değerlerden biridir.

19. yüzyıla kadar filozoflar ve düşünürlerin çalışmalarında etik bir zorunluluk ifadesi olarak karşımıza çıkan “insan onuru” sanayileşme, sömürgecilik ve ulus devletlerin teşekkülü süreciyle birlikte yaşanan büyük sosyal kırılmaların ardından siyasi bir anlam kazanmaya başlar. İnsan onuruna uygun bir yaşamın ve sosyal koşulların sağlanması bu dönemi ve sonraki dönemleri de etkileyecek bir söyleme dönüşmüştür.

İnsan varlığının ortaya çıkışıyla birlikte, adı konmasa da, tüm insanların zihninde bulunan bu temel değerin, devlet gücü kullanan kurum ve kuruluşlara egemen kılınması, başka bir anlatımla, anayasaların bu temel değerle bütünleştirilmesi ancak 20. yüzyılda gerçekleştirilebildi. Bu yüzyıl anayasalarında ve uluslararası belgelerde yer alan insan onuru kavramı bir yandan tarihsel birikimi yansıtırken, diğer yandan bu yüzyılda yaşanan büyük felaketlere karşı bir tepkinin ifadesi oldu. Fakat, yine de, ulusların özgür iradeleriyle kendi anayasalarını ve temel değerlerini ürettikleri demokratik sistemlerinin insan şeref ve haysiyetini tanıması ve korumasının ön şart olduğu gerçeği, ne yazık ki hâlen tam olarak anlaşılabilmiş değildir.

Çoğulcu bir toplumun, hukukun üstünlüğüne dayalı özgürlükçü demokratik bir yapı olarak varlığını sürdürebilmesi, yargılar, kanaatler, düşünceler ve yaşam biçimi çeşitliliğine rağmen herkesçe kabul edilen evrensel bâzı değerlere sahip çıkmasıyla olanaklıdır. İşte insan onuru düşüncesi, bu değerlerin başında, toplumsal bilincin bir yansıması ve insan haklarının korunması yönündeki duyarlılığın bir ifadesi olarak algılanmalıdır.

Kuşkusuz, feodal, militarist, teokratik veya sınıfsal üstünlüklere dayalı toplumlarda da özgürlük, eşitlik ve kardeşlik kavramları söz konusu olabilir. Ancak, bu sistemlerde özgürlük yalnızca bâzıları için, eşitlik ve kardeşlik ise aynı inanca ya da ideolojik tercihe sahip olanlar arasında mümkündür. Bu anlayışlara karşı yürütülen mücadele günümüz çoğulcu demokrasi düşüncesini yaratan mücadeledir ve bugün bütün yoğunluğuyla devam etmektedir.

İnsan onuru, militarizmin, otoriter ve totaliter anlayışların yarattığı yıkımların ardından dünya milletlerinin ortak irâdesiyle kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nin ana eksenini oluşturmaktadır. Beyannamenin ilk maddesinde “tüm insanların özgür; onur ve haklar bakımından eşit” doğduğu kabul edilmektedir. Bu Beyanname 6 Nisan 1949 tarihinde iç hukukumuza dâhil edilmiştir.

İnsan onuru, hiç kimsenin bir eşya gibi muamele göremeyeceğini, bütünüyle haklardan yoksun bırakılamayacağını, haysiyet kırıcı cezalara ve uygulamalara tâbi tutulamayacağını, işkencenin yasaklandığını ve devamına değer görülmeyen yaşamların sona erdirilmesine izin verilmeyeceğini, kişinin en kıymetli varlık olduğu hakkında hiç kimsenin, hiçbir devlet kurumunun, hangi yüce değer veya çıkar adına olursa olsun tasarrufta bulunamayacağını emreder.

İnsan onuru sadece imtiyazlıların veya itibarlıların onuru değil, insan olma ortak paydasına sahip her varlığın koşulsuz, amasız, fakatsız ya da herhangi bir kurum ya da kuruluş kaydı olmaksızın sahip olduğu temel bir değerdir. Bunda belirli bir cins, etnik yapı, dini inanış, felsefi veya ahlaki âidiyete göre ayrım yapmanın olanağı yoktur. Onurlu muamele, etnik, dini, ideolojik homojenliğin sağlanması şartına da bağlanamaz. Bu öyle bir değerdir ki, onu lütfetmek hiçbir sistemin veya devlet düzeninin haddine değildir. Siyasal düzenler bunu yalnızca kabul eder, saygı duyar ve korumayı varlığının temel nedeni görür. Çünkü tek değer ölçütü insandır. Bunun dışında, devlet, sistem, hukuk ve benzeri yapılar insana ve özgürlüğüne hizmet ettikleri, onurunu ayakta tuttukları sürece değerli ve saygıya değer kuruluşlardır. Büyük filozof Kant’ın ifadesiyle, “insan amacın bizatihi kendisidir. Ve hiçbir koşulda amaç için bir araca indirgenemez”.

İnsan onuru, ne başkalarının temel hakları gerekçe gösterilerek geçersiz kılınabilir, ne de anayasada veya siyasal yapıda egemen olan “anayasal değerler” gerekçe gösterilerek zayıflatılabilir. Aksine, anayasalarda yer alan normlar insan onurunun ne ölçüde korunduğunun da göstergesidir. Onu zayıflatan kurallara hangi anayasalarda yer verilmişse, bu, yalnızca toplumun özgür iradesinin ürünü olmamasından kaynaklanabilir.

Hak ve özgürlüklere ilişkin temel değerler siyasal işleyişin yönünü ve içeriğini de belirler. Çoğulcu demokrasilerde bu temel değerler 1789 Fransız Devriminden beri özgürlük ve demokrasi üzerine kurulu iken, bâzı sistemlerde bu felsefeyi devlet kurum ve kuruluşlarını yönlendiren ideolojiler oluşturmuştur.

Bu açıdan bakıldığında, insan onurunun;

- Vücut bütünlüğüne saygı gösterilmesi ve onun korunması,

- Hukukî ve sosyal eşitliğin tesis edilmesi,

- İnsani yaşam koşullarının sağlanması ,

- İnsanın kendi öz tercihlerine göre kimliğini ve kişiliğini belirlemesi 

unsurlarıyla somutlaştırılabileceğini söyleyebiliriz. Bu somutlaştırma, temel hak ve özgürlüklerin tarihî gelişim serüvenine de uygun düşmektedir. Aslında bu süreç, Mirandola’nın belirttiği gibi, özerklik amacıyla kendini gerçekleştirme ve kendi kaderine hâkim olma sürecidir.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Hak ve hürriyetlerin “özü” olan insan onurunun devletin değişmez nitelikleriyle olan bağlantıları yaşamsal düzeydedir.

Yaradılışın özünde bulunan çoğulculuk, tek düşünce ve tek inanca izin vermemiştir. Demokrasi, zorunlu olarak her çeşit azınlığın varlığını ve kendini ifade etme hakkını içerir. Demokrasinin özünü oluşturan farlılıkların özünde hoşgörü ve sabır vardır. Bu değerleri taahhüt eden bir demokrasinin sorunları çözme yeteneğine fırsat verilmelidir. 

Demokratik rejimlerde mevcut olan toplumsal görüşlerdeki ayrılık ve farklılıklar zorunlu olarak siyasi hayata yansımak durumundadır. Sağlıklı bir siyasi hayatın oluşması için bu yansıma gereklidir ve iç barışa ancak bu şekilde ulaşılabilir. Kurumsallaşan çoğulculuk ve katılımcılık, kronikleşen bunalımların çözüm yollarını da üretecektir. 

Demokrasiyle birlikte hak ve özgürlüklerle tanışarak onurunu güvence altına alan Türkiye halkını bu tercihinden geri döndürmek için vakit artık çok geçtir. Demokratik ilkeleri hayatın içine katarak bir yaşam biçimine dönüştüren halkımızı bundan vazgeçirme çabalarının hiç şansı yoktur. Çoğulculuğun karşıtı olan tek inanç ve tek düşünce insanları iki yüzlü olmaya ve kendine ait olmayan bir hayatı yaşamaya mecbur eder. İnsan onuruna yapılan böyle bir saldırıya demokrasinin izin verdiğini söyleyebilmek akıl dışıdır. “Tek doğru” anlayışından beslenen fanatizim, “farklı” olanın kolayca “öteki”ne dönüştürülüp yok edildiği bir ortam hazırlayabilmektedir. Varlığını “öteki”nin yokluğu ile tanımlayan her türlü görüş, inanç ve ideoloji fanatizmin ağına düşmüş demektir. Oysa, özgürlükçü ve çoğulcu demokrasi farklı olanı, yani “öteki”ni kendi varlığının ve vâroluşunun teminatı olarak görmeyi zorunlu kılar. “Öteki” ile ilişkimizi sağlıklı bir düzleme oturtamadığımız ve onu var olması gereken bir “dost” olarak göremediğimiz müddetçe, çağdaş demokrasilerin muhtaç olduğu hoşgörü ve çoğulculuğu sağlamak mümkün değildir.

Demokrasi, gerginlikleri ve çatışmaları yok etme iddiasında bulunmayan, ancak, hoşgörü kültürüyle tarafları birlikte yaşamaya iknâ eden bir barış tekniğidir. Büyük edebiyatçı Tolstoy’un “kafa sayısınca düşünce, yürek sayısınca sevgi vardır” sözleri toplumun doğal yapısındaki bu çok renkliliği açıkça vurgulamaktadır.

“Dogma istemiyorum, donar kalırız” diyen büyük kurtarıcı Gazi Mustafa Kemal de, sorgulayan, eleştiren ve bilimin aydınlık yolunda kaybettiklerini arayan bir toplumu işaret etmekte ve “en büyük eserim Türkiye Büyük Millet Meclisidir” derken de milli iradenin ve demokratik rejimin öngördüğü onurlu bir hayatın programını çizmektedir.

Kısaca, Anayasanın 2. maddesindeki demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti niteliklerinin gücünü insan onurunun dokunulmazlığından aldığını söylemek bu bölümün özetidir diyebiliriz.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Din ve laiklik kavramları bir takım siyasi hareketlere stratejik ve lojistik destek sağlarken, bireysel hak ve özgürlükler alanında ise daralmalara neden olmuştur. Dini ilgilendiren alanlarla siyaseti ilgilendiren alanlar arasındaki sınır anlaşmazlıkları sağlıklı bir tartışma zeminini de ortadan kaldırmaktadır. Siyasilerin ilgi alanı haline getirilen din ve vicdan özgürlüğüne ilişkin sorunlar çözülmedikçe siyasetin dinden beslenmesinin de kaçınılmaz olduğu görülmektedir.

Anayasamızın öngördüğü lâik ve demokratik ilkeler, devletin ideolojiler, inançlar ve inançsızlıklar karşısında tarafsız ve eşit uzaklıkta kalmasını zorunlu kılar. Hukuk devleti olma niteliği de bu tarafsızlığı sağlama görevini üstlenmiştir. 

Cumhuriyetin Demokratik ve laik yapısını bunca olumsuzluklara rağmen korumaya kararlı olan Türkiye halkı, bugüne kadarki deneyimlerinden, toplumsal taleplerinin, devlete düşmanlık biçiminde algılanmasının sorunları ötelemekten ve büyütmekten başka sonuç getirmediğini görmektedir. Devletin organları toplumun bir bölümünü kendine dost, bir bölümünü de düşman ilan ederek ayrımcılığa sebep olamaz. Toplumsal sorunlara ilişkin çözüm yolları hayata geçirilirken bir kesimin zaferi diğer kesimin hezimeti biçiminde yaratılacak psikolojik ortamlar, barışa ve demokrasiye katkı sağlamadığı gibi rövanş alma duygularını da tetiklemektedir. Demokratik anlayışın zorunlu kıldığı “karşı dengelerin kurulması” toplumsal uzlaşmayı sağlarken, sorunların çözümünü de kolaylaştıracaktır. Nitekim sayısal çoğunluğun gücüne bağlı olarak her toplumsal sorunu karşı dengeler gözetilmeden anayasal norm bazında çözme girişimleri, yakın zamanda onarılması çok zor tarihi hataların yapılması sonucunu doğurmuştur.

Üzeri örtülerek yeraltına itilen inanç ve düşünceler hak etmedikleri bir çekiciliğin avantajını yaşamaktadırlar. Bu haksız rekabetin ortadan kaldırılması özgür bir ortamdaki tartışma zemininin varlığına bağlıdır. Bireyleri sahte kimliklerle kendini tanıtmaya ve dolaşmaya zorlayan ifade özgürlüğünün önündeki engeller insan onuruna zarar vermeden kaldırılmalıdır. Bu bağlamda, siyasi partiler de ifade özgürlüklerine ilişkin sorunları yaşamaya devam etmektedir. Anayasanın 68. maddesinin dördüncü fıkrasında, siyasi partilerin Anayasa’ya aykırı eylemleri belirtilmesine rağmen, Siyasi Partiler Yasası’nda bunların açılımlarının yapılmaması nedeniyle belirsiz alanlar yargı kararlarıyla doldurulmaktadır.

Siyasi partilerin temelli kapatılmasına ilişkin yaptırım kaldırılmamalı, ancak, kapatma öncesi aşamalarda Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde belirtilen standartlara uygun çerçevenin çizilmesi öncelikle benimsenmeli; terör, şiddet, baskı içeren eylem ve söylemler ile barışçıl çözümler birbirinden ayrılarak uygulanacak yaptırımlar geciktirilmeden düzenlenmeli ve kapatma davaları demokratik siyasi hayatı biçimlendirme aracı olmaktan çıkarılmalıdır. Anayasa’nın 68. maddesinde koruma altına alınan anayasal değerlere aykırı faaliyette bulunan siyasi partilere belirtilen suçların Anayasa Mahkemesince tespiti hâlinde temelli kapatılma yerine hazine yardımından yoksun bırakılma cezası verilmesi, siyasi suçun niteliği ile uyuşmayan bir ara yaptırımdır. Karşı ağırlık bu değildir ve gözden geçirilmeye muhtaçtır. Kapatma öncesi ara yaptırımlar ağırlığına göre çeşitlendirilmeli ve siyasi nitelikle dengeli ve uygun hale getirilmelidir. Böylece, siyasi partilerin kapatılma davalarında hazine yardımından faydalananlarla yararlanmayanlar arasındaki yaptırım eşitsizliğinin de giderilmiş olacağı kuşkusuzdur. Siyasi Partilerden mali denetimleri aşamasında hesabını eksik veren, tamamlamayan veya hiç vermeyenlere karşı mali yaptırımlar uygulanması niteliği gereğince isabetli olabilir.

Ülke genelindeki seçimlerde uygulanan % 10’luk seçim barajı ile siyasi partilere hazineden yapılacak mali yardım için öngörülen en az %7’lik oy barajının ne demokratik rejimin katılımcılığıyla ne de hakça dağıtım ilkesiyle izahı mümkündür. Bu düzenlemeler demokratik katılımcılığın özünü zedelemeden değiştirilmelidir. 

Öte yandan, İnsan onurunun demokratik ve laik ilkeler yanında hukuk devletiyle olan bağı da göz ardı edilemez.

Hukuk devleti, hak ve özgürlüklerin güvence altına alındığı, idarenin tüm eylem ve işleminin yargı denetimine tabi tutulduğu, kişilerin her türlü korku ve endişeden arındırılarak hukuksal güvenliklerinin sağlandığı devlettir. 

Devlet güç ve kudret demektir. Bunun sınırlanmadığı ve denetlenmediği yerde keyfilik ve hukuksuzluk vardır. Hukuk devletinin temel unsuru olan yargı, toplumu hukuk süzgecinden geçirerek arındıran bir niteliğe sahiptir. Bağımsızlığı ve tarafsızlığı sağlanamamış bir yargının, arındırmadan daha çok kirliliği arttıracağı kuşkusuzdur. Güçlü ve tarafsız bir yargı demokrasinin, lâikliğin ve sosyal devletin güvencesidir. Başına buyrukları hukuk içine çeken yargının, en son sözü söyleyen güç olması sebebiyle, tarafsızlığı ve bağımsızlığı yaşamsal önem taşır. Bir yargıcın tarafsızlığı onun onurudur. Yargıç, vicdanında kurulan mahkemede tarafsızlığını etkileyecek duygularına, öznel düşüncesine ve öfkesine kayıtsız kalmak zorundadır. Vicdanı etkileyen dostluk ve düşmanlık duyguları, yargıcın tarafsızlığını ortadan kaldırır. Hakimin verdiği veya vereceği hoşa gitmeyen kararlar nedeniyle içinde yaşadığı sosyal çevreden dışlanma korkusu, meslek onuru ile asla bağdaşmayan bir duygu olup, bu mahalle baskısından kendini kurtarması, tarafsızlığına yapacağı en önemli katkı olur. 

Hak ve özgürlükleri yani insanlık onurunu koruma, kollama ve güvenliğini sağlama görevi yargıya emanet edildiğine göre, bu emanetin güvenliği de ancak yargıç tarafsızlığıyla sağlanabilir.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Anayasa’nın 138. maddesinde, açıkça, “hiçbir organ, makam, merci veya kişi yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hakimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz” denilmesine rağmen, yargıyı etkileme ve yönlendirme çabaları halen devam etmektedir.

Her önemli davada yargı siyasi düşüncelerle kuşatılmakta, mahkeme hakimlerinden önce, medya ve siyaset dünyasının yargıçları kararlarını vererek davayı sonuçlandırmaktadır. Mahkemeleri yönlendirme ve etkileme çabaları ile hakimlerin ve savcıların özel hayatlarının didiklenerek vicdani kanaatlerinden uzaklaştırma gayretleri suçtur. Savcılarımızın işlenen bu suçlara karşı hareketsizliği düşündürücü ve üzücüdür. Yargı kararı olmadan suçlu ilan edilen insanların onurları yok edilmektedir. Bu bir insanlık suçudur. Yasaları uygulama aşamasındaki özensizlikler insanların haysiyet ve şerefi üzerinde onarılması güç yaralar açmaktadır. İnsan onuru ve kişi dokunulmazlığı, insan hakları sisteminin ve insan hakları bildirilerinin en önemli dayanağı ve anayasa’nın da üstünde yer alan tek değerdir. Yok edilen insanlık onurunun doğurduğu öfke, demokrasiden ve hukuk devletinden intikam alma duygusuna dönüşmeden gerekli olan her türlü düzenleme acilen yapılmalıdır.

Anayasanın 153. maddesinde Anayasa Mahkemesi kararlarının yasama, yürütme ve yargı organları ile gerçek ve tüzel kişileri bağlayacağı açıkca ifade edilmesine rağmen, hiçbir tereddüde ihtiyaç duyulmayacak açıklıktaki karar gerekçelerinin yeniden yorumlanarak değiştirilmesi, başkalaştırılması, etkisiz ve sonuçsuz kılınması ve bu girişimlerin destek görmesi söz konusu maddeyi işlevsiz kılan tutumlardır. Siyasi hayatta yaşanan konjektürel sıcaklık, bu tür tutumlara karşı yapılan açıklamaların devamına izin vermemiştir.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Yargı reformu yıllardır bitmeyen bir senfoniye dönüşmüştür. Hemen her dönemde bu konuda çalışmalar ve tartışmalar yapılmış, beyanatlar verilmiş ancak bir türlü hayata geçirilememiştir. 

Ötelenen, gizlenen yargıya ait sorunlar yıllar geçtikçe büyümeye devam etmektedir. Hâkimin ve savcıların çalışma şartlarının iyileştirilmesi bağlamında son yıllarda yurt çapında yapılan adliye sarayları motivasyonu arttıran ne kadar umut verici gelişmeler ise, yargının işlevselliğine ilişkin çağdaş reformların yıllardır bekletilmesi de o derece üzüntü verici gecikmelerdir. Önceki yıllarda Mahkeme Başkanlarının ısrarla üzerinde durdukları Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun yapısından, bâzı kurumların yargı dışı bırakılan eylem ve işlemlerinden, yargıçların disiplin ve terfilerine ilişkin sorunlardan söz etmek istemiyorum. Zira tüm bu sorunlar artık hukuk dünyasına mensup olmayanlarca da bilinen gerçeklerdir. Ancak, son yıllarda adli ve idari yargıdaki işyükünün olağanüstü sayılara ulaşarak bu kurumlarda önemli bir tıkanıklığın yaşanması nedeniyle hukuka ve adalet düzenine olan inancın zayıflaması endişe ve kaygıyla izlenmektedir. Hemen belirtmek gerekirse, adli ve idari yargıda görevli değerli meslektaşlarımızın olağanüstü özverili çalışmaları hızla artan bu birikimleri azaltmaya yetmemiştir. Dava dairelerinin sayısının veya üyelerinin arttırılması da sorunun çözümüne katkı sağlamamıştır. Artan dava sayısı nedeniyle yargılamanın yıllarca devam etmesi veya zamanaşımına uğramasıyla, Anayasamızda ve taraf olduğumuz temel insan hakları sözleşmelerinde güvence altına alınan “âdil yargılanma hakkı” ciddi biçimde ihlâl edilmektedir. 

Bu bağlamda, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne yapılan başvurular ve sonuçlandırılan davalar bakımından ülkemizin istatistiki durumunun ele alınmasında yarar bulunmaktadır. 

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin faaliyet raporuna göre, 2008 yılı sonunda Mahkemenin önünde bulunan 97.300 derdest dosyanın 11.100 adedini Türkiye aleyhine yapılan başvurular oluşturmaktadır. Dolayısıyla, Mahkemenin bakmakta olduğu dosyaların % 11.42’si Türkiye’ye ilişkindir. Bu rakamlardan anlaşılıyor ki, Türkiye Rusya’dan sonra aleyhine en çok başvuru yapılan ülke konumundadır. Son on yıl içinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin verdiği toplam 8172 ihlâl kararının 1652 si ülkemize âit olup, daha da önemlisi, bu kararların yarısı adil yargılanma hakkının ihlali ile ilgilidir. Köklü bir Anayasa yargısı geleneğine sahip olan ülkemiz açısından bu tablo, bağımsız, tarafsız, hızlı, etkili, verimli adalet dağıtan bir yargı sisteminin önündeki engellerin kaldırılmasının hayati bir yükümlülük olduğunu göstermektedir.

Bu olumsuz tablonun oluşmasında en büyük etken, kuşkusuz, gerekli iç denetim sisteminin kurulup işletilememiş olmasıdır. Genellikle değişik platformlarda haklı olarak dile getirildiği üzere, bu konuda atılması gereken en önemli adım, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gitmeden önce başvuruların ülke iç hukukunda incelenmesini sağlayacak bir yöntem olan “anayasa şikayeti”nin hayata geçirilmesidir. Avusturya, İtalya ve Almanya’dan sonra dördüncü sırada kurulan ve bugün 47. kuruluş yıldönümünü idrak ettiğimiz Türk Anayasa Mahkemesinin, bu tarihi süreçte kendisinden beklenen “özgürlüklerin mahkemesi” işlevini yerine getirebilmesi için bireysel başvuru hakkının varlığına ihtiyaç duyulmaktadır. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi de 2004 yılındaki (6) sayılı tavsiye kararında, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesindeki dava yükünün azaltılabilmesi için bireysel başvuru yönteminin iç hukukta tanınması gerekliliğine değinmiş, aynı şekilde, Avrupa Konseyi Hukuk Yoluyla Demokrasi Komisyonu veya bilinen adıyla Venedik Komisyonu da 2004 yılında Türk kamuoyuna duyurulan anayasa şikayetine ilişkin Anayasa değişikliği önerisini olumlu bulduğunu ifade etmiştir. Ancak, bu çağrılara karşın binlerce kurumun işlemleriyle temel hak ve özgürlüklerin somut, güncel ve acıyla tekrarlanan ihlallerine karşı güvence olanağı yalnızca “yasalar”ın anayasal denetimine terk edilmiştir.

Bireysel başvuru ya da anayasa şikayeti, anayasa’da belirtilen temel hak ve özgürlüklerin yasama, yürütme ve yargı organları tarafından ihlal edilmesi durumunda bireylerin başvurdukları olağanüstü bir kanun yolu olarak tanımlanmaktadır. 

Bireysel başvuru’nun uygulanma biçimi ülkeden ülkeye farklılık gösterse de, Federal Almanya, Avusturya, İspanya, Rusya, Macaristan, Ukrayna, Polonya, Çek Cumhuriyeti, Slovakya, İsviçre, Belçika, Meksika, Şili, Brezilya, Arjantin ve Güney Kore gibi ülkeler de uygulanmaktadır. 

İnsan onurunun üstünlüğünün yalnızca yasama organına karşı değil, devlet yetkisi kullanan tüm mercii ve kişilere karşı da etkin kılınması gerekir. Toplumsal iradenin devlete egemen olamadığı, kendisiyle ilgili temel siyasi kararları temsilcileri eliyle alamadığı, hangi yetkilerin kimler tarafından yerine getirileceğini bilemediği ya da bu alanların demokratik denetimin işlemediği bürokratik mekanizmalara devredildiği yerlerde, anayasalarda yer alan insan onurunun korunması mümkün olmayacaktır. Çünkü, demokrasi özgürlüklerin hayata geçirilmesi ve korunabilmesinin yoludur. Bu ilke toplumsal çoğulculuğun yalnızca yasama organına değil bütün devlet organlarına yansıtılabilmesini zorunlu kılar.

Türkiye yirmi yılı aşkın süredir, kuruluşundan beri üyesi bulunduğu Avrupa Konseyi’nin yargılama organı olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin bağlayıcı yargılama yetkisini kabul etmiş durumdadır. Türkiye’de iç hukuk yollarını tüketen vatandaşlarımızın müracaatlarıyla başlayan süreçte verilen ihlal kararları bir yandan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin içtihatlarını zenginleştirirken, diğer yandan bireylerin temel hak bilincinin güçlenmesine katkı sağlamaktadır. Bu etkileşim süreci, uluslararası ilişkilerin de katkısıyla yasal ve anayasal dönüşümlerle ülkemizde sosyal bir değişimin de olanaklarını yaratmıştır. Yalnızca kendi devletinin değil, doğrudan uluslararası hukukun da süjesi olduğunu gören vatandaşlarımız, uluslararası kuruluşlar üzerinden de hukuksal koruma sağlayabilme mutluluğunu yaşamaktadır. Ancak, bu mutluluğun bir de hüzünlü yönü vardır. Vatandaşlarımız uluslararası yargı organları nezdinde temel hak ve özgürlüklerini dava edebildikleri halde, kendi ülkesinde temel hak ve özgürlükleri dava edebilecekleri anayasa şikayeti olanağına sahip değildirler. Bu ise hak arama özgürlüğü yönünden eksik bir düzenleme ve negatif sınırlamadır. Bu durum, temel hak ve özgürlüklerini ancak uluslararası yargı organları aracılığı ile koruyabileceklerine yönelik bir inanca dönüşürken, kendi milli kurumlarına karşı ise inançsızlığa yol açmakta, ayrıca uzun süre bu taleplere kayıtsız kalan siyaset kurumunun meşrûiyetini de zayıflatabilmektedir. 

Uluslararası yargı kararları iç hukukta doğrudan bir etki yaratmamakta, mağdurun maddi yönden tazminiyle tükenen bir sonuç doğurmaktadır. Bunun dışında uluslararası ilişkilerin zorlayıcı etkisiyle bazen yasal bazen de anayasal reformlarla yetinilmektedir. Ancak, ülkemizde reform sürecinde yapılan düzenlemelere bakıldığında, sorunun yasa değişikliklerinin yapılmasından çok, bu reformlarla güdülen demokrasi ve özgürlük eksenli iyileştirmelerin uygulamada dirençle karşılandığı görülecektir. Yasama iradesine rağmen, öznel “hukuk” algılarında direnme alışkanlığının yalnızca yasa değişiklikleriyle kırılması oldukça güçtür. Temel hak ve özgürlüklerin kurumlarca içselleştirilmesi ve uygulamaya egemen kılınması ancak bir yaptırım mekanizmasıyla sağlanabilir. Gerçekten de, bireysel başvuruyu uygulamaya koyan Almanya’da yargı sistemi Weimar döneminde otoriter ve totaliter güçlerin iktidarını kolaylaştırmışken 1949 sonrasında ise insan onurunu ve özgürlüklerini egemen kılan, bu gücüyle de birçok ülkenin ve uluslararası yargı kuruluşunun içtihatlarını esaslı biçimde etkileyen bir rol oynayabilmiştir.

Esasen, Anayasanın 90. maddesinde 2004 yılında yapılan değişiklikle insan haklarına ilişkin uluslararası sözleşmelerin yasalar karşısında uygulama önceliğine sahip kılınması, bireysel başvuruya ilişkin temel anayasal altyapının mevcut olduğunu da göstermektedir. Ancak, bir iç hukuk kuralına dönüşen uluslararası sözleşmelerin diğer iç hukuk kurallarından pek farklı olmaması, anayasal normlar gibi soyut ifadeler içermesi, ortaya çıkan uygulamanın uluslararası yargısal içtihatlara aykırı biçimde gelişmesine, dolayısıyla anayasa değişikliğinin etkisizleştirilmesine sebep olmaktadır. Oysa, anayasa koyucunun iradesi bu değişiklikle uluslararası özgürlük standartlarının dikkate alınmasını gerektirmektedir. Gerçekten de, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yarım asrı aşan sürede gerçekleştirdiği içtihatları dikkate alınmadığı takdirde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine taraf olan ülkemiz yönünden sözleşmenin anlamsız kalacağı açıktır. 

Bireysel başvurunun kabul edilmesiyle Türkiye’deki uygulamalarla uluslararası yargı uygulamaları arasında olması gereken uyum sağlanmış olacak, demokrasi yoluyla billurlaşan özgürlük talebi de devlet ve toplum hayatına egemen kılınabilecektir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkının tanındığı 1980’li yılların sonundan beri anayasa şikâyeti kurumuna yöneltilen eleştirilerin bir kısmı bu kurumun yeterince bilinmemesinden kaynaklanmaktadır. Eleştirilerin, daha çok, mahkeme kararlarına karşı bireysel başvuruyu kabul etme yetkisinin Anayasa Mahkemesi’ne verilmesi halinde Mahkeme’nin “süper temyiz mahkemesi” olabileceği konusundaki yanlış varsayımlara dayandığı gözlemlenmektedir. Bu nedenle, bazı noktaların açıklığa kavuşturulması zorunludur. 

Kuşkusuz, bireysel başvuru ile Anayasa Mahkemesinin temyiz mahkemesi gibi çalışması söz konusu değildir. Doktrinde ve önceki Anayasa Mahkemesi sempozyumlarında da akademisyenlerce dile getirildiği gibi, bireysel başvuru ancak tüm yargı yolları tüketildikten sonra yapılabilecek, Anayasa Mahkemesi’nin denetimi ise yasaların uygulanmasında tercih edilen yorumun, kişinin Anayasa’da yer alan temel hak ve özgürlüğünü ihlal edip etmediğiyle sınırlı olacaktır. Anayasa Mahkemesi hiçbir koşulda olay incelemesi, eylem tanımlaması veya uygulanacak yasanın saptanmasıyla ilgili hüküm kurmayacaktır. Uzman mahkemelerin yetkilerine Anayasa Mahkemesi’nin müdahalesi söz konusu olmayacağından, yeni bir temyiz yolundan da söz edilemez. Kuşkusuz, Anayasa Mahkemesi ile diğer mahkemeler arasında doğabilecek yetki çatışmasını ve olağanüstü temyiz merciine dönüşmesini engelleyecek düzenlemelerin yapılması da zorunlu olacaktır. 

Bereysel başvuru sisteminde, Anayasa Mahkemesi’nce davaların kabul edilebilirliği konusunda özel olarak oluşturulacak “komisyonlar”a verilecek takdir yetkisinin geniş tutulması yapılacak gereksiz başvuruların ayıklanmasında önemli bir süzgeç oluşturacaktır.

Başta yargı organları olmak üzere bütün devlet kurumlarında temel insan haklarının korunması yönünde önemli ilerlemeler sağlayacak bireysel başvuruya ilişkin öneriye, özgürlük alanındaki engellerin kaldırılması amacından başka bir anlam yüklenmemelidir. Bu önerilerin kurumlararası rekabete konu yapılması, yargısal sorunlarımızı çözümsüz bırakmaktan başka işe yaramayacaktır.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Fiziksel konum itibariyle Devletimizin büyük katkılarıyla Türkiye şartlarında ciddi bir iyileşme süreci yaşayan Anayasa Mahkemesi’nin çalışmaları ve hukuk dünyasına verdiği kararları ile hızlı, etken ve Anayasa’da öngörülen süreler içinde davaları sonuçlandıran bir yargı organı olma yolunda çok önemli mesafeler aldığını ifade etmek istiyorum. Mahkememiz mensuplarının özverili çalışmaları sonunda çeşitli nedenlerle oluşan dava sürecindeki birikimlerin de kısa süre içinde tasfiye edileceğinin işaretlerini vermektedir. 

Sayın Cumhurbaşkanım, yurt dışından gelen saygıdeğer Mahkeme başkanları ve kıymetli konuklar,

Sevincimize ve mutluluğumuza katılmakla onur verdiniz, bizlere güç kattınız. Verdiğiniz bu güçle Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ebedi varlığı ve bütünlüğü ile bireylerin hak ve özgürlüklerini koruyarak hukuk düzeni içinde yaşaması için burada bulunduğumuzu bildiriyor. Mahkememiz adına hepinize saygılar sunuyorum. 24.04.2009

 

 

Haşim KILIÇ
Anayasa Mahkemesi Başkanı
T.C. Anayasa Mahkemesi © 2016
Ziyaretçi Sayısı :