Anayasa Mahkemesi Başkanı Sayın Haşim KILIÇ'ın Türkiye'de İfade ve Medya Özgürlüğü Üst Düzeyli Konferansının Açış Konuşması

Değerli Konuklar

Adalet Bakanlığı ile Avrupa Konseyi arasında sürmekte olan proje kapsamında, çok güncel bir sorunu görüşmek üzere bizleri buluşturma çabalarını yürekten kutluyor, Konsey ile Bakanlık yetkililerine ve siz saygıdeğer katılımcılara şükranlarımı sunuyorum.

Hemen belirtmeliyim ki Adalet Bakanlığının sorunların çözümü konusunda son yıllarda çok güçlü bir refleks ortaya koyduğunu söyleyerek hakkını teslim etmek istiyorum. Yargı mensuplarına yurt dışındaki gelişmelerin yakından incelenebilmesi için sunulan imkanlar, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde açılmış davaların çözümü konusunda ortaya konulan irade, uzun yargılanma süreci, uzun tutukluluk, cezaların infazı, birikmiş davaların hızla sonuçlandırılması gibi konularda almış olduğu inisiyatifi takdirle karşılıyorum.

Bunları ifade ederken farklı inanç, farklı etnik ve ideolojik düşünce sahiplerinin yaşadığı 75 milyon insanı içinde barındıran bir büyük ülkede sorunların olmadığını söylemiyorum. Sorunlarımız var ancak, bunların çözümü için samimi bir gayretin varlığını da görmemezlikten gelemeyiz.

Bugün, tüm özgürlüklerin dağıtımının yapıldığı kavşak olarak nitelenen ifade özgürlüğünü konuşacağız. Varoluşumuzun en ayırtedici özelliği olarak tanımlanan akıl ve düşünce, insanoğlunun yaratılanların en şereflisi olarak kabul görmesini sağlamıştır. ‘Düşünüyorum o halde varım’ diyen Descart’da insanın varlık sebebini, düşünmek ve düşündüğünü ifade edebilme ile açıklamaktadır. Denilebilir ki düşünmek ve düşündüğünü ifade edebilme özgürlüğü yoksa, insanda yoktur. Yaratılış bu gerçek üzerine kurulmuş, ölüm ötesi sorumluluk tezini ortaya koyan öğretiler de eşrefi mahluk kavramını akıl ve düşünce ile izah etmişlerdir. Kimine göre, hayat hakkından bile öncelikli olan düşünceyi ifade özgürlüğü, insan olmanın tek şartı olarak kabul görmüştür.

Bilgi ve fikir alma, kanaat sahibi olma, ve bunları açıklamayı içinde barındıran ifade özgürlüğü, insanlık tarihi sürecinde çok çetin mücadelelerin konusu olmuş ve en değerli varlıklar bu uğurda feda edilmiştir. Birey olarak, devlet olarak, yada basın mensubu kimliğimizle bugün ifade özgürlüğü konusunda özgeçmişimizi sorgulayarak, gelecek kuşaklara sorun bırakmamanın gayreti içinde olmamız gerektiğini belirtmek istiyorum. Amacımız, çağdaş dünya uygulamaları ile örtüşmeyen ifade özgürlüğüne ilişkin sorunlu alanların, bir kez daha ortaya konularak onarıcı ve tedavi edici anlayışların ışığında çözümünü sağlamaktır.

Değerli Konuklar

İfade özgürlüğüne ilişkin sorunları iki ana eksen etrafında değerlendirebiliriz. Birincisi, yazılı kuralların açık, net, yada öngörülebilir olmaması nedeniyle ortaya çıkan hak ihlalleri, ikincisi ise uygulamayı yöneten kamu görevlilerinin sahip olduğu takdir hakkının bilinçli veya bilinçsiz şekilde kötüye kullanması yada önyargıların, çıkar hesaplarının ve keyfi yorumların sebep olduğu olumsuzluklardır. Bu iki ana kaynaktan beslenen ihlalleri katılımcılar ayrıntılı bir şekilde konuşacaklar. Ancak ana hatları ile bazı tespitleri yeniden gündeme getirmek istiyorum. Gerek Anayasa ve yasalarımızda, gerekse Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde, ifade özgürlüğüne ilişkin yasaklar ve sınırlama sebeplerine bakıldığında açıklık, netlik ve öngörülebilirlik yönünden aynı niteliklere sahip düzenlemeler olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Çerçeve niteliğindeki bu ilkeler ve kavramlar aynı olmakla birlikte sorun büyük ölçüde uygulama aşamasında ortaya çıkmaktadır. Evrensel ilke ve kavramlarla örtüşmeyen yorum ve anlayışlar, çağdaş dünya ile bağlarımızı koparmaktadır.

Ülkemizde de temel hak ve özgürlüklerin evrensel boyutla örtüşür şekilde ele alınması ve uluslararası standartlarda korumaya kavuşması amacıyla mevzuatımızda çok sayıda ve önemli değişiklikler yapılmıştır.

Yapılan bu reformlar sayesinde, temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası metinlerle anayasal hükümler arasında büyük ölçüde paralellik sağlanmıştır. Bununla birlikte bu değişikliklerin uygulamada yeterince etkilerini göstermediği düşüncesi, yasama organını hak ve özgürlükleri evrensel ilkelerle daha da güçlendirmek amacıyla bazı adımlar atmaya zorunlu kılmıştır. Bunlardan ilki, 2004 yılında 5170 sayılı Anayasa değişikliğine dair Kanun ile Anayasa’nın ‘Milletlerarası antlaşmaları uygun bulma’ başlıklı 90. maddesinin son fıkrasına eklenen cümledir. İkincisi de 2010 yılında yapılan anayasa değişikliği ile Anayasa Mahkemesinin görevleri arasına eklenen ‘bireysel başvuru’ yoludur.

Anayasanın 90. maddesinde yapılan bu çok önemli değişikliğin, ‘insan hakları konusunda yeni açılımlar’ sağlaması temenni ediliyordu. ’Bu hükmün özellikle bugüne kadar milletlerarası insan hakları normlarını doğrudan uygulamakta ürkek, çekingen ve mesafeli davranan yargıçlarımızı bu konuda teşvik edeceği, daha doğru bir ifadeyle zorlayacağı ‘ düşünülmekteydi.

Temel hak ve özgürlüklerin evrensel boyutuyla uygulanmasında bir yöntem olarak düşünülen Anayasa’nın 90. maddesinde yapılan değişiklik, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ndeki başvuruları ve verilen ihlal kararlarını minimum düzeye çekmede bir ilerleme sağlayamadığından, bireysel başvuru bir çare olarak düşünülmüştür.

Bireysel Başvuru yolunun açılması aslında, Anayasa’nın 90. Maddesinin son fıkrasına eklenen cümlenin amacıyla da örtüşmektedir. Bu iki anayasal değişikliğin birbirinden bağımsız olarak düşünülmemesi gerekir. Aksine bu iki düzenleme birbirini tamamlamakta, hatta biri diğerinin amacının gerçekleştirmesine ivme kazandırmak gibi bir işlev de görmektedir. Bireysel başvurunun ifade özgürlüğü konusunda da, Türkiye’deki uygulama ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarındaki anlayış farkının ortadan kalkmasına imkan sağlayacağı açıktır. Ancak, adli, idari ve askeri yargının kürsülerinde görevli hakimlerimizin endişelerinin giderilmesi ve uluslararası sözleşme hükümlerinin uygulanması konusunda cesaretlendirilmesinin, yüksek yargı organlarının risk yüklenerek ortaya koyacakları içtihatlarla desteklenmesine bağlı olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Anayasanın ya da yasaların verdiği imkânların arkasına saklanarak uluslar arası kabul gören değerleri yok saymak, veya risk yüklenmekten kaçınmak yargının sahip olduğu konumla asla bağdaşmaz.

Türkiye’de 2012 yılı sonunda ifade özgürlüğüne ilişkin derdest davalara bakıldığında 172.723 adet hakaret davasının, 2539 adet terör propagandasına konu olmuş davanın, 406 adet de suç ve suçluyu övme konusunda açılan davalar olmak üzere toplam 176.247 davanın devam ettiği bir gerçektir. Bu davaların sayısına bakıldığında sorumluluğun sadece yargı mensuplarına yüklenmesinin büyük bir insafsızlık olacağını belirtmek isterim.

Yukarıda belirtilen dava sayısı gözetildiğinde açılmış davaların % 98’i hakaret davasıdır. Bunun nedenleri üzerinde durulmalıdır. Siyaset kurumlarının gerilim üzerine kurdukları politik yaklaşımlar, diyalog kültürünü ortadan kaldırmakta, çoğulcu ve hoşgörülü duygular, yerini nefret duygularına ve söylemine bırakmakta böylece, bireyler ve kurumlar sorun çözmek için bir araya gelerek demokrasinin müzakere imkanından mahrum kalmaktadırlar. Toplumda en masum sorunlar bile ideolojik bir bakıştan geçirildikten sonra hemen rejim krizine dönüştürülmekte, derin siyasal ayrışmalar sonunda barış kültüründen uzaklaşılmaktadır. Nefret söyleminden siyasi rant elde edenler kısa vadede kazanmış görülse de, uzun dönemde toplumu ayrıştırmanın gelecek kuşaklara bırakılan kirli bir miras olduğunu anlayacaklardır. Hangi kutsal değer adına yapılırsa yapılsın hakaret, kin, nefret ve şiddete çağrı söylemlerini ifade özgürlüğünün koruması altında kabul etmek asla mümkün değildir.

Değerli Konuklar

Temel hak ve özgürlükler konusunda yaşanan hak ihlallerinin, yetkililerin makul ve ölçülü olamama gibi olumsuzluklarından kaynaklandığını söyleyebiliriz. Güvenlik ve özgürlükler arasında olması gereken dengenin evrensel ölçülere uydurulamaması, sorunların büyüyerek ötelenmesine neden olmaktadır. Ölçüsüzlük her konuda olumsuzlukları besleyen en büyük kaynaktır. Ölçüsüzlüklerin sebep olduğu hak ihlalleri, direnme hakkının meşru zeminini oluşturma gibi bir sonucu da beraberinde getirmektedir. Yüzyıllar boyunca insanlığın ortak aklından süzülerek gelen demokratik toplum düzeninin gerekleri esas alındığı takdirde, sorunları çözebilme şansımız oldukça yüksektir. 

Geçmişte evrensel anlayışlardan uzaklaşarak bize özgü uygulamalarla geliştirilen laiklik, sosyal devlet anlayışı, devleti kurtarma duyguları demokrasinin orijinal bütünlüğünü bozarak özellikle düşünce, inanç ve bunları ifade edebilme alanında derin yaralar açmış ve onarılması güç izler bırakmıştır. Kavramların açık, net ve öngörülebilir olmayışı, keyfi yorumların doğmasına, sahip olunan takdir hakkının kötüye kullanılmasına ve sonuçta mağdur ve mazlum bir kitlenin oluşmasına yol açmıştır. Dün hak ihlaline uğramış mazlumlarla bugün aynı ihlalleri yaşayan insanların kimliklerinin farklı olması bu düşüncemizi değiştiremez. Baskı ve korku temeline dayanan bu yanlış uygulamalar, insanları hayata yansıtamadıkları ancak, iç dünyalarında hapsedilmiş inançlar ve beyinlerinden dışarı çıkaramadıkları düşüncelerle baş başa bırakmıştır. İnsan onuruna yapılmış işkence olarak da nitelenen bu iklimden hızla uzaklaşmak kamu gücünü elinde tutan yasama, yürütme ve yargı organlarının en temel görevidir. Zira ideolojik vesayeti tahkim etmek üzere insan onuru ile oynayanlar tarihin hiçbir döneminde kazanan taraf olmamıştır. İnanç ve düşünceleri ifade konusunda yaşanan olumsuzlukların giderilmesi için, samimi niyetin varlığı ve çözümü konusunda güçlü bir irade sergilemek zorundayız. Yasama gücünü kullananların gayretleri umut vericidir. İfade özgürlüğüne ilişkin sorunların çözümü konusunda yapılan değişiklikler, idari ve yargısal uygulamalarda karşılık bulabilirse halkımızı hak ettiği noktaya taşıyabiliriz.

Bunları ifade ederken Türkiye’nin yaklaşık kırk yılı aşan bir süreçte yaşadığı terör sorununu göz ardı edemeyiz. Ekonomi ve demokrasi konusunda sorunsuz yaşayan güçlü ülkeler de bile arızı olarak ortaya çıkan terör eylemleri sonunda, temel hak ve özgürlüklerin bırakınız sınırlanmasını, nasıl ortadan kaldırıldığını hepimiz yakından biliyoruz. Tam da bu noktada Cumhuriyetin 90. yıllık ömrünün 45. yılını terörle içiçe yaşayarak geçiren Türkiye’nin başta canıyla bedel ödeyenler olmak üzere ekonomik, sosyal ve siyasal alanda hesabı yapılmayan kayıpları gözetildiğinde, bu devletin ne kadar güçlü bir bünyeye sahip olduğunu belirtmek gerekir. Türkiye zor bir zaman tünelinde, zor davalarla karşı karşıyadır. Bunları konuşacağız, eleştirileri alacağız ve demokratik ilkelerin onarıcı gücü kullanılarak, barış içinde yaşayan aydınlık bir Türkiye’ye hep beraber yürüyeceğiz.

Bu duygularla konferansın sonunda ortaya çıkan mesajların insanlık onurunu yücelteceğine inanıyor, katılımcılara başarı dileklerimle, hepinize saygı ve sevgiler sunuyorum. 5 Şubat 2013

Haşim KILIÇ
Anayasa Mahkemesi Başkanı

 

 

T.C. Anayasa Mahkemesi © 2016
Ziyaretçi Sayısı :