Adalet Bakanlığı Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü İnsan Hakları Daire Başkanlığı Tarafından Düzenlenen Yüksek Düzeyli Konferans ve Çalıştay Gündeminde Mahkememiz Başkanı Sayın Haşim KILIÇ'ın Konuşması

Değerli Konuklar

Adalet Bakanlığı bünyesinde Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğünde İnsan Hakları Daire Başkanlığının  kurulması Devletin güvencesi altında olan bireylerin hak ve özgürlükleri adına sevindirici bir gelişmedir. Koruma ve kollama adına kurum ve kuruluş oluşturulması ancak etkin ve fonksiyonel bir çalışmanın varlığı ile anlam kazanır. Yeni oluşturulan bu dairemizin de bireylerin onur mücadelesine önemli katkılar sunacağına inanıyor çalışanlarına başarılar diliyorum.

Ülke sevdalısı olan herkesin her vesile ile dile getirdiği yargının sorunları ve çözüm önerileri konusunda söylenmemiş sözün kalmadığı hepimizce bilinmektedir. Bugün yapılacak bu etkinlikte de bilinenleri belki de yeniden tekrar etmek zorunda kalacağız. 

Tüm dünyada, yargının ve hakimlerin görevi hak ihlaline uğramış bireylerin hakkını teslim etmektir. Böylece, toplumu arındıran yargı, bir boyutu ile de kamu vicdanını sakinleştirerek toplumsal barışın sağlanmasına katkı sunar. Artık hiçbir ülke, vatandaşlarının yaşadığı hak ihlallerini örtme, saklama imkanına sahip değildir. Teknolojinin köy haline dönüştürdüğü dünyanın hangi köşesinde olursa olsun, yaşanan hak ihlalleri tüm insanlığın ilgi alanına girmektedir. Başka bir anlatımla hak ihlalleri dünya kamu vicdanının denetimi altındadır. Haksız kazançların, eşitsizliğin, otoriter ve totaliter rejimlerin sebeb olduğu hak ihlalleri ve haksızlıklar  küresel tepkinin yaptırımı ile karşı karşıyadır. Bu aynı zamanda, dünya da oluşan ve sürekli gelişerek  küreselleşen hak ve özgürlük  bilincinin de bir sonucudur. Son yıllarda dünya ekonomisinde yaşama geçirilen ve sosyal hiçbir boyutu bulunmayan, insani ve ahlaki temellerden yoksun projeler büyük isyanların kaynağını oluşturmaktadır. Emek katkısından uzak, kağıt üzerinde döviz, borsa ve banka üçgeninde kumarhaneye çevrilen dünya ekonomisi, yarattığı mazlumların öfkesi karşısında çaresiz kalmaktadır. Zira bu gücün ortak paydası sahip oldukları insanlık onurudur. 

Değerli konuklar

Ülkemizde de hak ve özgürlükler konusunda yükselen bir bilincin varlığını inkar edemeyiz. Yaratılan suni rejim krizleriyle uğraşmaktan reel sorunlarımızı tartışma ve bunlara çözüm üretme imkanını bugüne kadar bulamadık. Şuanda  artık reel sorunları konuşabildiğimiz bir dönemden geçiyoruz. Vatandaşlarımızın şiddeti 5.6 olan depremde bile  yıkılan evlerin enkazı altında kalarak hayatını kaybetmelerine sebep olan sağlıksız yapılaşmayı,   hergün trafik terörünün sebep olduğu onlarca ölümleri, çevre sorunlarını, yıllarca süren yargı sürecini, kadına uygulanan şiddeti, çocuk yaştaki yavrularımızın başına gelenleri yeni sorgulamaya başladık. N.Ç. olayı ile ilgili verilen yargı kararlarının toplumda doğurduğu sosyolojik refleksin gücünü yeni yeni hissediyoruz. Yargı olarak bunlara kayıtsız kalamayız. Nerede yanlışlık yaptığımızı toplumla paylaşma erdemini ortaya koymalıyız. Yargıç güvencesinin imtiyazlarından faydalanarak toplum vicdanında kabul görmeyen savunmalar yapmak, yargı mensuplarını daha büyük eleştirilerin muhatabı yapmaktadır. Zira mahkeme kararlarına saygı kararın gerekçesinin güçlü, haklı, makul ve evrensel değerlere olan yakınlığı ile doğru orantılıdır. Toplumda yargıyla ilgili oluşan derin kaygı ve endişelerin derin hukuk devleti anlayışıyla karşılanmasının gerektiği açıktır.

Yargı sisteminde yapılacak değişikliklerin tepkisel düşüncelere dayanmaması en önemli dileğimizdir. Aktörleri değişmiş yeni bir vesayetçi yargı oluşumuna izin verilmemelidir. Yıllardır yargıyı arka bahçesi görenlerin bu imkanı kaybetmelerinden dolayı içinde bulundukları hırçınlığı gerekçe göstererek  yeni vesayet sahipleri  üretilmemelidir. Yargı, artık kimsenin arka bahçesi olmayacağı gibi, hangi kutsal ideoloji ve inanç adına  olursa olsun onun da  infaz aracı  olmaması gerekir.

Değerli Konuklar,

Bireysel özgürlükler,  otoritenin  hukuk kurallarıyla belirlendiği ve sınırlandığı durumlarda güvence altına alınabilir. Demokrasilerde elbette egemenlik halka ait olmakla birlikte, egemenliği kullanan siyasi çoğunluğun otoritesi  sınırsız değildir. Buradaki sınır, bireylerin hak ve özgürlükleridir.  İktidarın etkili bir şekilde sınırlandırılmasından sadece, yasama ve yürütme organlarını değil, aynı zamanda yargı iktidarını da kastettiğimi belirtmek isterim. Zira hesap vermeyen bir yargının sınır tanımazlığı felaketlerin en büyüğü olarak ifade edilmektedir. Üstün hukuka bağlı olmayan gücün yarattığı güven ve kibrin sahiplerini çok çabuk bitirdiği tarihte yaşanan örneklerle sabittir.

Ülkemizde de temel hak ve özgürlüklerin evrensel boyutla örtüşür şekilde korumaya alınması amacıyla mevzuatımızda çok sayıda ve önemli değişiklikler yapılmıştır. Yapılan bu reformlar sayesinde temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası metinlerle anayasal hükümler arasında büyük ölçüde paralellik sağlanmıştır. Bununla birlikte bu değişikliklerin uygulamada yeterince etkilerini göstermediği düşüncesi, tali kurucu iktidarı, hak ve özgürlükleri evrensel ilkelerle daha da güçlendirmek amacıyla bazı adımlar atmaya zorunlu kılmıştır. Bunlardan ilki, 7 Mayıs 2004 günlü, 5170 sayılı  Anayasa değişikliğine dair Kanun ile Anayasa’nın “Milletlerarası andlaşmaları uygun bulma” başlıklı 90. maddesinin son fıkrasına eklenen cümledir. İkincisi de  geçen yıl yapılan anayasa değişikliği ile Anayasa Mahkemesinin görevleri arasına eklenen “bireysel başvuru” yoludur.

Anayasa’nın 90. maddesine eklenen cümlede “usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır” denilmektedir. Böylece,  ulusal bir kanun hükmü, usulüne göre yürürlüğe girmiş temel hak ve özgürlüklere ilişkin  milletlerarası antlaşma ile çatışırsa, tercih edilecek olan  iç hukuktaki milli yasa değil, temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşma olacaktır. Aslında bu değişikliğin büyük beklentilerle kabul edildiği, ancak  beklenen etkiyi de gösteremediği tespiti yapılabilir.  Zaten bu düşünce,  geçen yıl yapılan Anayasa değişikliği ile bireysel başvurunun  devreye girmesini zorunlu kılmıştır. Yapılan değişiklikle  temel hak ve özgürlüklerinden birinin, kamu gücü tarafından  ihlal edildiğini iddia eden herkesin, bu ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için Anayasa Mahkemesi’ne başvuruda bulunabileceği öngörülmüştür. Başvuruya konu hak ve özgürlüklerin,  uluslararası standartları ortaya koyan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi metnine göre belirlenmesi, uluslararası insan hakları hukuku ile bütünleşme iradesinin bir göstergesi olarak kabul edilmelidir. Ortaya çıkacak uyuşmazlığın söz konusu andlaşmaya öncelik verilerek çözümlenmesiyle iç hukukun tartışılmaz üstünlüğüne de  son verilmiştir.

Gerçekte bu değişiklikle, Anayasa Mahkemesi dışındaki diğer yargı organlarının milletlerarası insan hakları normlarını doğrudan uygulamalarına imkân sağlanmıştır. Olağan yargı yerleri, çatışmanın varlığını tespit ettiklerinde ulusal  kanunu ihmal ederek, önündeki somut olayı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi hukukuna göre çözüme kavuşturacaktır. Bu değişiklikte  insan hakları konusunda yeni açılımlarsağlanması hedeflenmiş, bugüne kadar milletlerarası insan hakları normlarını doğrudan uygulamakta ürkek, çekingen ve mesafeli  davranan Türk yargıçlarının teşvik edileceği, hatta zorlanacağıdüşünülmüştür.

Anayasa’nın 90. maddesine eklenen bu hükümle, kanunların anayasa yanında insan haklarına ilişkin uluslararası andlaşmalara uygunluğunu denetleme ve bu denetim neticesinde aykırılık tespit edilen kanunları iptal etme gibi bir yetki Anayasa Mahkemesi’ne tanınmamıştır. Dolayısıyla Anayasa Mahkemesi’nin 90. maddenin son fıkrasına  aykırılıktan dolayı kanunların iptaline karar vermesi de mümkün değildir.

Değerli Konuklar,

Türk yargı sistemimizde yaşanan sorunları hepimiz biliyoruz. Bu sorunların çözümü konusunda ortaya konulan iradeyi ve gayretleri de görmezlikten gelemeyiz. Ancak bu durum, milyonlarca dosyanın temyiz için yıllarca sıra beklediği, her yıl on beşbini aşkın dosyanın zamanaşımına uğradığı, dosya başına düşen ortalama iki dakikalık temyiz süresi gerçeğini  ortadan kaldırmıyor. Son on yıl içinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin verdiği toplam 8172 ihlal kararının 1652’si ülkemize ait olup, daha da önemlisi, bu kararların yarısı adil yargılanma hakkının ihlali ile ilgilidir. Bu durum köklü bir yargı geleneğine sahip olan ülkemiz açısından bağımsız, tarafsız, hızlı, etkin, verimli adalet dağıtan bir yargı sisteminin önündeki engellerin kaldırılmasının hayati bir yükümlülük olduğunu göstermektedir.

Böyle bir tablo, uluslararası insan hakları hukukuyla  uyumu sağlamak için yeni bir adımın atılmasını gerekli kılmıştır. 12 Eylül 2010 tarihindeki referandumla kabul edilen Anayasa’da yapılan değişiklikle yargının temel hak ve özgürlüklere bakışını derinden etkilemesi beklenen,  “bireysel başvuru”  hakkı getirilmiştir.

Temel hak ve özgürlüklerin evrensel boyutuyla uygulanmasında bir yöntem olarak öngörülen Anayasa’nın 90. maddesinde yapılan   değişiklik, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine yapılan   başvuruları ve bunun üzerine verilen ihlal kararlarını minimum düzeye indirmede bir ilerleme sağlayamadığından,  bireysel başvuru bir çare olarak düşünülmüştür.

Anayasa Mahkemesi’nin görev ve yetkilerini düzenleyen Anayasa’nın  148. maddesine eklenen yeni bir fıkra ile ”Herkes, Anayasada güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinden, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından, ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesinebaşvurabilme”  imkânına kavuşmuştur.

Bu değişikliğin gerekçesinde, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önünde Türkiye’ye karşı her yıl binlerce başvurunun yapıldığı, bu başvuruların sayısının ve ülkemizin aldığı mahkûmiyet kararlarının azaltılması amacıyla iç hukukta yeni çözüm yöntemlerine başvurulmasının acil bir ihtiyaç olduğu belirtilmiş, Türkiye aleyhine açılacak dava ve verilecek ihlâl kararlarında azalma olacağı düşüncesiyle  böyle bir yetkinin Anayasa Mahkemesine verilmesinin doğal karşılanması gerektiği vurgulanmıştır. Çünkü, bireysel başvuru pek çok uygar ülkede temel hakların korunması usullerinden biri olarak anayasa yargısının ayrılmaz bir parçası olmuştur.  Aynı zamanda ülkemiz, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin zorunlu yargılama yetkisini kabul ederek  iç hukukta çözüme kavuşamayan temel hak ihlâllerinin  Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi  nezdinde ele alınmasını benimsemiştir. Dolayısıyla ulusalüstü bir organa tanınan yetkinin, ülkemizde Anayasa Mahkemesi’ne tanınmasını doğal karşılamak gerektiği açıktır.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin içtihatlarında,  bireysel başvurunun kabul edildiği ülkelerin neredeyse tamamında, hak ihlâllerinin ortadan kaldırılmasında etkili bir hukuk yolu olduğu kabul edilmektedir.  Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin  iş yükünün azaltılması açısından bireysel başvurunun kabulü gerekliliğini ifade etmiş ve Ülkemizde bireysel başvurunun kabulüne dair çalışmalar Venedik Komisyonu tarafından da  takdirle karşılanmıştır.

Bireysel başvurunun etkin bir şekilde uygulanması  hak ve özgürlüklerin standartlarını evrensel düzeye yükseltecektir. Bu usulün işlemeye başlaması ile  bir yandan bireylerin sahip oldukları temel hak ve özgürlüklerin daha iyi korunması sağlanacak, diğer yandan da kamu otoritelerinin temel hak ve özgürlüklere daha duyarlı bir davranış ve tutum sergilenmesinin yolu açılacaktır.

Anayasa şikâyeti yolunun, bireylerin temel haklarının güvencede olduğu inancını kuvvetlendirdiğini,  kamu gücü karşısında sahipsiz ve güçsüz olmadığı bilincini oluşturduğunu ve  Anayasa Mahkemesi’nin sadece Anayasa’nın değil, aynı zamanda bireysel temel hakların da bekçisi olarak görüldüğünü sağlamak noktasında önemli bir süreç  olduğunu söyleyebiliriz.

Aslında bireysel başvurunun etkin bir şekilde uygulanmasının yukarıdaki temennileri ve beklentileri karşıladığını yabancı ülke deneyimlerinden yola çıkarak söyleyebiliriz Örneğin, 1999-2008 yılları arasında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından verilen ihlal kararları incelendiğinde, bu durum tereddüde yer vermeyecek bir şekilde açığa çıkmaktadır. Avrupa Mahkemesinin, bireysel başvuruyu kabul eden Avusturya için 142, Almanya için 66 ve İspanya için 28 ihlal kararı var iken, aynı dönemde bireysel başvuruyu kabul etmemiş olan Fransa için 494, İtalya için 1396 ve Türkiye için ise 1652 ihlal kararı mevcuttur.

Bireysel başvuruda Anayasa Mahkemesinin işlevi, önüne gelen her somut olayda temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası sözleme kuralları ile anayasa hükümlerinin anlamını tespit etmek, anayasanın ve Mahkeme kararlarının bağlayıcılığı ilkesi sayesinde  bu yorumun diğer yargı organları tarafından benimsenmesini sağlamaktır. Aslında bu  Anayasa’nın 90. maddesinin son fıkrasına eklenen cümlenin amacıyla da örtüşmektedir: Bu iki anayasal değişikliğin birbirinden bağımsız olarak düşünülmemesi gerekir. Aksine bu iki düzenleme birbirini tamamlamakta, hatta biri diğerinin amacının gerçekleştirmesine ivme kazandırmak gibi bir işlev de görmektedir.

Anayasa Mahkemesince bireysel başvuru neticesinde verilecek ihlal kararlarının yerine getirilmesi zorunluluğu, hâkimlerin kanunları Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi  kararlarına uygun yorumlamaları yönündeki anayasal yükümlülüklerini daha da güçlendirecektir. Hâkim, uluslararası insan hakları metinlerini dikkate alarak sorunu çözümleyen Anayasa Mahkemesi kararına uymama veya onun infazını geciktirme gibi bir tercihe sahip değildir.  

Anayasa’nın 90. maddesinde 2004 yılında yapılan değişikliğe rağmen, uluslararası insan hakları hukuku ile uyumun sağlanamamasından doğan açık, bireysel başvuru hakkındaki beklentileri oldukça yükseltmiştir. Anayasa Mahkemesi bu beklentileri karşılayacak irade ve kapasiteye sahiptir. Çünkü Anayasa Mahkemesi,  varlık nedeni temel hak ve özgürlüklerin teminatı olarak görev yapmak olan  bir yargı makamı olarak tanımlamaktadır. Bireysel başvurunun özellikle Anayasa yargısının gelişmesine  çok önemli zenginlik katacağı, temel haklar konusunda Türkiye’deki uygulama ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarındaki anlayış farkının ortadan kalkmasına imkân sağlayacağı açıktır. Bu bağlamda Anayasa Mahkemesinin Avrupa Konseyi ile ortaklaşa yürüttüğü bireysel başvuru hazırlık çalışmalarının büyük bir hızla devam ettiğini belirtmek isterim.

Bireysel başvuru yolunun başarılı olabilmesi için  diğer hak arama yollarının etkin bir şekilde işletilmesi ve bütün devlet organlarının ortak irade ile hareket etmesi gerektiğini söylemek yanlış olmayacaktır.  Zira, İnsan onurunda derin yaralar açan, sanıkların makul bir sürede yargılanma hakkı, masumiyet karinesi, tutukluluk süresi, etkin savunma hakkı, özgürlüğünden yoksun bırakılan kişinin hakkındaki suçlamaları öğrenme ve bilgilendirilme hakkı gibi başlıklar altında ifade edebileceğimiz adil yargılanma konusundaki ihlallerin, Türkiye’yi Avrupa Mahkemesi nezdinde çok ciddi sıkıntılara soktuğunu gözardı edemeyiz. Unutulmamalıdır ki evrensel kavramlara farklı anlamlar yükleyerek evrensel anlayışın ortadan kaldırılması çağdaş dünya ile bağlantımızı koparacaktır.

Değerli Konuklar, İnsanlığın varlık sebebi olan insan onurunun koruyucu ve kollayıcısı öncelikle kamu gücünü kullananlar olmak zorundadır. Hukukun üstünlüğü temeline oturan tarafsız ve güçlü bir yargı da korunacak bu değerin güvencesidir. Yargının sebep olduğu hak ihlallerinin doğurduğu acıların, unutulmayan derin sonuçlar yaratması kaçınılmazdır. Rejiminde, devletinde geleceği, güvencesi bu ihlallerin ortadan kaldırılmasına bağlıdır. Bu noktada bireysel başvurunun etkin ve fonksiyonel biçimde uygulanması belirtilen güvenceye olan inancı güçlü bir şekilde ayakta tutacaktır.

Gücünü farklılıklarından alan aydınlık bir Türkiye’de yaşamak dileğiyle sevgi ve saygılar sunuyorum. 15 Kasım 2011

Haşim KILIÇ
Anayasa Mahkemesi Başkanı
T.C. Anayasa Mahkemesi © 2016
Ziyaretçi Sayısı :