Anayasa Mahkemesi Başkanı Sayın Haşim Kılıç'ın 49. Kuruluş Günü Törenini Açış Konuşması

Sayın Cumhurbaşkanım

Değerli Konuklar

Varlık nedeni temel hak ve özgürlüklerin teminatı olarak görev yapmak olan Anayasa Mahkemesinin 49. kuruluş yıldönümünde sevincimizi paylaşma imkanı verdiğiniz için, başta siz olmak üzere tüm konuklara mahkememiz adına hoş geldiniz diyor şükranlarımı sunuyorum. 25 Nisan 2012 günü yarım yüzyılı geride bırakarak 50. kuruluş yıldönümünde de birlikte olma dileğimi şimdiden belirtmek istiyorum.

Demokratik katılım sağlayacak ve bireylerin temel hak ve hürriyetlerini güvence altına alacak yeni bir anayasa oluşturma arayışları içinde yapılan ve yapılacak çalışmalara teorik ve felsefi bir boyut kazandırmak amacıyla Anayasa Mahkemesinin bu yılki sempozyum konusunu “Anayasa Yapımında Temel Tartışma Noktaları” olarak tespit ettik. Bu konuyu tespit etmede etkin olan diğer bir faktör de Profesör Ronald Dworkin’in davetimizi kabul etme nezaketini göstermiş olmasıdır. 20. Yüzyılda hukuk felsefesini derinden etkileyen, onu dönüştüren ve hukuk dünyasına eşitlik ve özgürlük konusunda yenileyici bir bakış getiren değerli bilim adamını yakından tanıma ihtiyacı duyduk. Bu vesile ile aramızda bulunan Sayın Prof. Dworkin’e de katılma nezaketi gösterdiği için teşekkürlerimi sunmak istiyorum.

Sayın Cumhurbaşkanım

12 Eylül 2010 yılında yapılan referandum sonucu kabul edilen Anayasa değişiklikleriyle Mahkememizde de yapısal ve fonksiyonel anlamda çok önemli değişikliklerin yapıldığı malumlarıdır. Dünyada hak ve özgürlüklere ilişkin yeni bakışlar, demokratik gelişmeler, dayatmacı anlayışlardan bunalan halkın bundan kurtulma arayışları ve tüm bu gelişmelere kayıtsız kalan yargısal direnç, yapılan Anayasa değişikliklerinin zorunlu sebepleri arasında sayılabilir.

Yargıda yaşanan olumsuzluklara çözüm bulmak amacıyla yapılan değişiklikler, diliyorum ki yeni sorunların ortaya çıkmasına neden olmaz. Her sorunu yasal düzenlemelerle çözme anlayışı, dünyada en çok kanuna sahip olan ülkeler arasına girmemiz sonucunu doğurmuştur. Demokratik hukuk devleti inancı ve geleneği kimi ülkelerde yazılı Anayasa yapılmasına dahi ihtiyaç göstermemiştir. Türk hukuk dünyasında ortaya çıkan yasa enflasyonunun temelinde, yasama organı ile yargı organları arasındaki güvensizliğe dayalı bir mücadelenin etkileri vardır. Bu organların egemenlik anlayışında ortaya çıkan farklı yaklaşımları, güvensizliğin ana kaynağını oluşturmaktadır. Hukuksal metinlerle uygulama arasındaki kopukluklar, bilinçli ya da bilinçsiz yapılan yorumlar sonunda ortaya çıkan sapmalar, sorunları yasa ile çözme anlayışını tetikleyen diğer bir faktördür. Çok ciddi bilimsel araştırmalara konu olmuş parlamento - yargı ilişkisinden doğan sorunları bir kuruluş yıldönümü konuşmasında geniş bir şekilde dile getirmenin yersizliği ve yetersizliği karşısında fazla konuşmak istemiyorum.

Anayasa değişiklikleri ile mahkememizin yeniden yapılandırılması sonucu yeni görev ve yetki çerçevesinde Türkiye Büyük Millet Meclisinde görüşülerek kabul edilen 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun yürürlüğe girmiştir. Anayasa değişikliğinden sonra uygulamada ciddi sorunlar yaşayan Mahkememize çözüm getirenlere yasa hakkında olumlu ya da olumsuz bir değerlendirme yapmadan öncelikle teşekkür ediyorum. Ancak, bu yasanın komisyonlarda ve Türkiye Büyük Millet Meclisinde görüşülmesi aşamasında, bazı milletvekillerince mahkememiz ve üyeleri hakkında yaptıkları değerlendirmeler şaşkınlık ve büyük bir üzüntüyle karşılanmıştır. Mahkememizle ilgili yapılan değişiklikler yada öngörülen imkanlar tamamen parlamentonun takdiri ile şekillenmiştir. Söz konusu takdirin bazı milletvekillerince burada tekrarlamaktan utanç duyduğum sözcüklerle yaptıkları değerlendirmeleri şiddetle reddediyoruz. Kürsü dokunulmazlığının imkanlarından faydalanarak ahlaki ve hukuki temelden yoksun ithamlarla mahkemeyi kirletmeye kimsenin hakkı yoktur.. Mahkeme Üyelerinin onur ve şerefle yürüttüğü görev sırasında verdiği kararlarının, kimi sevindirdiğini yada üzdüğünü düşünmediğimizi ve de ilgilenmediğimizi herkesin bilmesini isteriz. Dostluk ve husumet duyguları mahkeme kararlarının yönlendiricisi olamaz. Hakaret ve suç içermeyen her türlü eleştiriyi saygı ile karşılıyor ve korumak durumunda olduğumuz temel hak ve özgürlükler kapsamında görüyoruz.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Mahkemenin yeni Kuruluş Yasasında, Anayasa değişikliği nedeniyle yapılması gereken zorunlu düzenlemeler dışında idari ve teknik konularda da bazı yeniliklerin getirildiği görülmektedir. Yasanın en önemli bölümü ,Anayasa’da öngörülen bireysel başvuruya ilişkin düzenlemelerdir.

49. Kuruluş yıldönümünü kutladığımız Anayasa Mahkemesinin bu tarihi süreçte kendisinden beklenen “özgürlüklerin mahkemesi” işlevini yerine getirebilmesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine yapılan çok sayıdaki başvuru ve bunun sonunda verilen ihlal kararlarının azaltılabilmesi için bireysel başvuru hakkının tanınması kaçınılmaz hale gelmiştir. Bu zorunluluk, sadece yasama ve yürütme organlarının tasarruflarının değil, egemenlik yetkisi kullanan ve insan onurunu korumakla görevli yargı organlarının da sebep olduğu hak ihlallerinin denetimsiz kalmaması anlayışından doğmuştur. Bireysel başvurunun özellikle Anayasa yargısının gelişmesine çok önemli zenginlik katacağına, temel haklar konusunda Türkiye’deki uygulama ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarındaki anlayış farkının ortadan kalkmasına imkan sağlayacağına olan inancımı belirtmek isterim. Esasen bu değişiklikle Anayasa koyucunun iradesi de, uluslararası özgürlük standartlarının iç hukukta uygulamaya geçirilmesini sağlamaktır. 2004 yılında Anayasa’nın 90. maddesinde yapılan değişiklikle temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası sözleşme hükümleri uygulamaya geçirilmeye çalışılmışsa da, bu konuda gerekli olan denetimin yetersiz kalması beklenen sonucu doğurmamıştır. Bireysel başvuru yolunun bu denetim açığını kapatacağı konusundaki beklentiler oldukça yüksektir.

Yargı sistemimizde birikmiş olan sorunları çözecek yasal düzenlemeler yapılmadığı takdirde, bireysel başvurunun başarı şansının çok düşük olduğunu bir kez daha yineliyorum. Bunun yapılmaması halinde, bireysel başvuru yolu adil yargılanma konusundaki sorunları daha da büyütecektir.

Anayasa Mahkemesi bireysel başvuruyu “etkin bir denetim yolu” olarak uygulayamadığı sürece Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine yapılan başvurular azalmayacaktır. Kuruluş yasası ile düzenlenen bireysel başvuruya ilişkin sistemin etkin bir denetim sağlayıp sağlamayacağı 2012 yılının Eylül ayında başlayacak çalışma süreci içerisinde görülecektir. Temennimiz etkin bir denetimin gerçekleştirilmesidir.

Sayın Cumhurbaşkanım,

12 Haziran 2011 günü yapılacak olan genel seçimlerin hazırlık aşamasında Siyasi Partilerimizin projeleri hakkında yaptıkları açıklamalardan, sivil toplum örgütlerinin çalışmalardan seçim sonrasında anayasada yapılacak değişikliklerin, siyasi hayatta önemli bir gündem oluşturacağı anlaşılmaktadır.

Toplumun ortak sorunlarını dile getiren siyasi partilerimizin özgürleşme, sivilleşme ve demokratikleşme konularında ortaya çıkan iradeyi görmezlikten gelmesi düşünülemez. Halkın iradesini emanet etmediği odakların hazırladığı bu nedenle de evrensel değerlerin, ilkelerin, ölçülerin esas alınmaması sonucunda ortaya çıkan sorunları çözebilmek için Anayasamızı sıkça değiştirme ihtiyacı ile karşı karşıya olduğumuz bir gerçektir. Bu nedenle, yoğun bir şekilde dillendirilen toplumsal sorunlara kayıtsız kalamayan siyasi partiler ve sivil toplum örgütleri yeni bir anayasa yapımına ilişkin projelerini açıklamaktadırlar..

Hemen belirtmeliyim ki demokrasi, laiklik ve hukuk devleti anlayışına bağlı olarak geçmişte yaşanan yapay rejim krizlerinin, siyasi partilerimizce sosyal ve ekonomik alanda ortaya çıkan gerçek sorunlara çözüm önerileri şekline dönüştürülmesi, siyasi alanda barışa katkı sağlayacak umut verici gelişme olarak değerlendirilmelidir. Belirtilen anayasal ilkeler, kavgalara kaynaklık yerine barış projelerine ilham kaynağı olmaktadır. Siyaset kurumlarımızın özgürlük ve demokrasi alanlarını genişletmek için ortaya koydukları rekabeti ilgiyle izliyoruz.

Yeni bir anayasa yapım sürecinde sivil toplum örgütlerinin, büyük bir cesaret ve heyecanla ortaya koydukları düşünceler, öneriler ve çözüm yolları yeni oluşacak Meclis üzerinde önemli bir baskı unsuru oluşturacaktır. Önerilerini yazılı bir anayasal metin haline getirmeden olumlu ve olumsuz yönleriyle samimiyet içinde ortaya koymaları, etkileyici bir yöntem olarak oldukça başarılı bir görüntü vermektedir. Statükoyu güçlü bir şekilde ayakta tutmaya çalışanları toplum, olması gereken yerde şekillendirmeye başlamıştır. Teknolojik gelişmeler, bireyleri içi boş önyargılardan arındırarak kendi gözlemine dayalı bilgilerle iradesinin oluşmasına yardımcı olmakta, böylece felaket ve korku üzerine kurulu senaryo üretenleri etkisiz hale getirmektedir. Başka bir anlatımla, teknolojik gelişmeler ve yaşam tarzları siyasi partilerin ideolojik öngörülerinden daha hızlı ve radikal bir şekilde değişmekte, buna uyum sağlayamayanların ise toplumda karşılığı bulunmamaktadır.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Türkiye’nin Anayasacılık tarihi, 1876 tarihli Kanuni Esasi’den başlayarak bugüne kadar 1924, 1961 ve 1982 Anayasaları ile oluşturuldu. 1876 Anayasası Padişah tarafından on sekiz bürokrat ve on ulemadan oluşan bir komisyona hazırlatılan ferman Anayasasıdır. 1921 Anayasası ise egemenliği doğrudan kullanabilen olağanüstü yetkilere sahip bir Meclis tarafından hazırlandı. 1961 ve 1982 Anayasalarının da askeri müdahaleler sonunda halka sunulduğu yakın tarihimizin gerçekleridir. Bu tarihi gelişimde de görüldüğü gibi, milletin iradesinin egemen olduğu bir anlayışa dayalı Anayasal süreç yerine, devlet kurumlarınca hazırlanan ve bu kurumların vesayetini tahkim eden bir anlayışın uygulandığı açıktır. Yapılan doğru da olsa kaynak sorunludur. Bu sorun ancak bireyin onurunu, temel hak ve özgürlüklerini etkin biçimde koruyan daha demokratik, katılımcı, çoğulcu yeni bir anayasa düzeninin oluşturulması ve devlet - birey ilişkisinin daha güvenceli bir yapıya kavuşturulması ile çözülebilir.

Anayasacılık, aydınlanma sürecinde insanlığın özgürlüklerini koruma, barışı tesis etme ve geleceğini inşa konusunda gösterdiği mücadelenin bir parçasıdır. Toplumların Anayasalarını yapma iradesi, kendilerine ait kararların kendileri tarafından verilmesini, kaderleri hakkında söz sahibi olmalarını, kısaca kendi sözleşmelerini yapmalarını zorunlu kılmaktadır. Bunu da ancak, iradesi vesayetten kurtarılmış toplumlar yapabilir.

1950 yılında başlayan ve 1980’lerden itibaren hızlanan kentlileşme farklı talepleri ortaya çıkarmaya başladı. Toplum dünya ile bütünleşme yolunda hızla ilerlerken, küresel rekabet siyasal işleyişte ekonominin yeni bir güç olarak ortaya çıkmasına neden oldu. Ekonomik gelişim, alt yapı yatırımlarını hızlandırdı. Artan kişi başına milli gelir ile birlikte iş, hizmet ve finans sektörlerinde dünyaya açılım sağlanması, insanımızın küresel gerçekleri okumasını, bireyselleşmesini, estetik kaygılara önem veren bir davranış kültürü geliştirmesini, yaşamın gerçeklerinden ve bilginin gücünden beslenen özgürlük taleplerini gündeme taşımasına yol açtı. Toplum aklını kullanma cesaretini göstermeye başladı.

Gerek ekonomik gelişme, gerekse bu gelişmelerin tetiklediği kültürel ve bireysel özgürlük talepleri, kaçınılmaz olarak bastırılan farklılıkların, kültürel, etnik ve inanç kimliklerinin gün yüzüne çıkmasına neden oldu. Bilgi çağının imkânları ile bu gerçekler daha da netleşti. Geleneksel tarihle siyasal kabuller sorgulanmaya başlandı. Artık Türkiye farklılıklarının bilincinde olarak, geleceği özgüvenle kucaklayacak bir anlayışla kendini yeniden tanımlama aşamasına geldi. Toplum, ulaştığı seviyede insanı merkeze alan bir anlayışla kültürlere, inançlara, dillere ve dünya görüşlerine saygı ekseninde kendi ortak paydasını üretmeye başladı. Bu gelişim de, her şeyden önce toplumun ve bireyin ergin olmayışı ve güvensizlik üzerine kurulu bir Anayasal düzenin ayakta kalmasını imkânsız kılıyor.

Bugün farklı bir noktadayız. Ekonomik gelişim, farklılıkların politik kimliklere ve bilinçli tercihlere dönüşmesi, dünyayla etkileşim, toplumu siyasal alanın temel olgusu haline getirmiştir. Toplum, tarihinin hiçbir döneminde olmadığı ölçüde siyasallaştı. Bilginin gücünü kullanmaya başlayan toplumun nesnelliği, karmaşık siyasal süreçleri analitik bir şekilde okuyabilme imkânlarını yarattı. Vesayet kurumlarının anlayabileceği ve denetleyebileceği basitlikten uzaklaştı.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Toplumumuzun son yıllarda siyasi, ekonomik, sosyal ve demokratik alanlarda kaydettiği gelişmeler, ülkeyi koruma ve kollama konusunda olağanüstü kurtarıcılara yönelik çağrı dönemini kapatmıştır. Sorunların artık demokratik yol ve yöntemlerle çözüldüğü bir süreci yaşamak zorundayız. Türkiye Cumhuriyeti’nin kimlik belgesi olarak da tanımlayabileceğimiz Anayasasında devletimiz, insan haklarına dayalı laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti olarak tanımlanmaktadır. Bu ilkelerin evrensel anlamlarının yapısı değiştirilerek “bize özgü modeller” yaratılması sorunlarımızı çoğaltmaktan başka sonuç doğurmamıştır. Bu değerlerin evrensel orijinalliği bozulmadan hayata geçirilebilmesi için gerekli olan toplumsal kültür oluşmuştur. Artık, bu evrensel gerçekler üzerinde uzlaşma sağlama imkân ve iradesini ortaya koyabilmeliyiz.

Önkoşulsuz bir şekilde, tüm toplumsal farklılıkların siyasal etkinlikleri ve güçleri ne olursa olsun, Anayasa yapım sürecinde kurucu ve değerli olarak görülmesi, onların talep ve beklentilerinin Anayasa yapımında temel meşruiyet dayanağı olarak kabul edilmesi şarttır. Toplumun merkeze alındığı, Meclisin toplumsal talep ve beklentiler ekseninde Anayasa metnini kaleme aldığı ve nihai kararın yine toplum tarafından verildiği bir Anayasa yapım süreci barışımızı sağlamanın yolu olarak görülmektedir. Yeni Anayasanın barış ve dinamiklerin önünü açması, etkin ve hızlı bir siyasal yapılanmayı esas alması, siyasal yapının karar süreçlerini, yabancılaşmayı ortadan kaldıracak şekilde topluma ve bireylere yakınlaştırması ve Türkiye’yi uluslararası hukukun saygın ve etkin bir üyesi haline getirecek şekilde yapılandırması gerekir. Dışlayıcı hiçbir referans anayasal düzen ilkelerine dönüşmemelidir. Yüzde on seçim barajı nedeniyle, temsil oranı sorunlu olan bir Meclisin tüm kesimleri yeni Anayasa yapım sürecine dahil edilebilmesinin yolunun, Parlamento dışında bulunan siyasi partilerle sıcak bir diyaloğun kurulmasına bağlı olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim.

Anayasanın 175. maddesinde Anayasa değişikliği için öngörülen nitelikli çoğunluk anlayışının içinde, uzlaşmaya dönük örtülü bir yaklaşım olduğu düşünülebilirse de, bu, çoğunluğu elde edenlerin azınlıkta kalan diğer görüşleri ve farklılıkları yok sayma, dışlama ya da dayatma yolunu haklı kılamaz. Ancak, nitelikli çoğunluk dışındaki görüş sahiplerinin de bu gücü bloke etme, etkisizleştirme gibi davranış sergilemelerine de izin verilemez. Doğal hukukla örtüşen evrensel değerler üzerinde geniş katılımlı bir iradeyi oluşturmak zor değildir. Yeter ki demokrasinin müzakere imkânlarından faydalanarak çözüm bulma iradesi samimiyetle ortaya konulabilsin. Toplumun tanıklığında ortaya konulan bu samimi duruşlar, çoğunlukçu, dayatmacı ve “ben yaptım oldu” noktasındaki düşünce sahiplerinin haksızlığını açıkça ortaya koyacaktır. Siyaset kurumları, geçmişte yaşanan fahiş hatalarla hesaplaşarak, sorunlara çözüm önerilerini cesaretle sunabilmelidirler. Ümit ediyorum ki bu gayret, Anayasa Mahkemesi’ne dava açmak suretiyle sorun çözme kolaycılığını da ortadan kaldıracaktır.

Sayın Cumhurbaşkanım

Türkiye’de demokratikleşmeyi engelleyen en önemli sebeplerden birisi de Siyasi Partiler Kanunu’nun çağı yakalayan, çoğulculuk ve temsil esasına uygun bir yapıya kavuşturulamamasıdır. Anayasa’da yapılan değişikliklere paralel olarak Siyasi Partiler Kanunu’nda gerekli değişiklikler yapılmadığından dolayı, Anayasa Mahkemesi’nin siyasi ve mali denetim görevi güçlükle yürütülmektedir. Anayasa’da belirtilen siyasi partilerin kapatılmasına ilişkin sebeplerin Siyasi Partiler Kanununda yeterli ve anlaşılabilir şekilde açılımlarının yapılmamış olması, suçların yasallığı ilkesiyle de çelişmektedir. Nitekim, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 78’inci maddesinden 90. maddesine kadar düzenlenmiş olan siyasi partilere ilişkin yasaklar, Anayasa’da yapılan değişikliklere paralel olarak gerekli uyarlamalar yapılmadığından uygulanamaz durumdadır. Siyasi Partiler Kanunu’nun 104. maddesinde ise, parti kapatma sebepleri dışında öngörülen yasaklara uyulmaması halinde, verilecek olan ihtar kararının gereği yerine getirilmediği takdirde nasıl bir yaptırım uygulanacağı belli değildir. Daha önce, belirtilen bu yasaklara uymayan siyasi partilere kapatma davası açılır iken, Anayasa değişikliği ile bu yaptırım kaldırılarak, Devlet yardımından kısmen yada tamamen yoksun bırakılma cezasına dönüştürülmüş; ancak, bu hüküm de Devlet’ten yardım alan ve almayan siyasi partiler arasında eşitsizlik yarattığı gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiştir. Esasen, Anayasa Mahkemesinin bu kararı siyasi partilerin bir kısmına Bütçeden yapılan yardımların da adil olmadığının açık bir ifadesidir. 2820 sayılı Siyasi Partiler kanununa göre, partilere bütçeden ödenen Devlet yardımı, genel seçim barajını aşmış olan partilerle milletvekili seçimlerinde en az %7 ve yukarı oy almış olan partilerimize yapılmaktadır. Bir başka anlatımla %0 ila %7 arasında oy almış partilere hiçbir şekilde yardım yapılmamaktadır. Nitekim, adil olmayan bu dağılım Anayasa’nın 69. maddesinde öngörülen “Devlet yardımından kısmen yada tamamen yoksun bırakma” yaptırımını, devlet yardımı almayan partiler yönünden uygulanamaz hale getirmiştir.

Siyasi partilerin siyasi yönden denetim konusu gündeme gelmişken, Anayasa Mahkemesi’nin son yıllarda parti kapatma davalarında siyasi özgürlükler lehine ortaya koyduğu uygulamaların belirtilmesi gerekir.

1990 ila 2000 yılları arasında on dokuz siyasi parti hakkında Mahkememize açılan kapatma davası bulunmaktadır. Bunlardan on beş adet dava, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ile laik Cumhuriyet ilkelerine aykırı faaliyetlerden dolayı; kalan dört dava ise, çeşitli sebeplere bağlı olarak açılmıştır. Sözkonusu on dokuz kapatma davasının on yedisi hakkında partilerin kapatılmasına, ikisi hakkında da kapatma isteminin reddine karar verilmiştir.

2001 ila 2010 yılları arasında ise on beş siyasi parti hakkında kapatma davası açılmış, bunlardan birisi hakkında kapatma kararı, on dava hakkında red kararı, dördü hakkında ise davanın düşürülmesine karar verilmiştir.

Bu sayılardan da görüleceği gibi, 2001 yılından sonra Anayasa Mahkemesi’nin parti kapatma davalarında önemli bir tavır değişikliği sergilediğini söyleyebiliriz. 2000’li yıllardan sonra Anayasa Mahkemesi’nin siyasi parti kapatma davalarında başlattığı bu önemli değişikliğin sebebi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile Mahkemesi’nin kararlarında belirtilen kriterleri esas olan bir yaklaşım göstermeye başlamasıdır. Başka bir anlatımla, terör, şiddet ve baskı bağlantılı parti çalışmaları dışında kalan faaliyetler, ifade ve örgütlenme özgürlüğü kapsamında değerlendirilerek, kapatma kararına dayanak teşkil eden delil olarak kabul edilmemiştir. Başka farklı düşünceler varsa da ana neden bu gerekçe üzerinde yoğunlaşmaktadır. Sebep ne olursa olsun parti kapatma davalarında ortaya çıkan bu sonuç, özgürlükler bağlamında çok önemli ve önemli olduğu kadar da demokrasi adına sevindirici bir gelişmedir. Siyasi Partilerin ifade ve örgütlenme özgürlüklerine ilişkin alanın bu şekilde genişletilmesi, sorunları çözücü niteliği ile demokratik, laik hukuk devletinin güvencesi olmaya önemli katkı sunacaktır.

6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’da siyasi partilerin mali denetimlerinin Sayıştay’ca yapılabileceği, denetim sonuçlarının ise Anayasa Mahkemesince karara bağlanacağı öngörülmüştür. Ancak, bireysel başvuru ile oluşacak işyükü gözetildiğinde muhtemel Anayasa değişikliğinde bu görevin Anayasa Mahkemesinden tümüyle alınmasının yerinde olacağı düşünülmektedir.

Siyasi Partiler Kanunu’nun demokratik devlet sürecini doğrudan etkileyen siyasi partilerin işleyişine ilişkin konulardaki mevcut olumsuzluklar ilgililer tarafından her vesileyle dile getirildiğinden zamanınızı almak istemiyorum. Ancak, son günlerde siyasi hayatta meydana gelen olaylar, Anayasa ile siyasi hayatı düzenleyen yasaların içeriğinde ne zaman patlayacağı belli olmayan mayınlarla dolu olduğu gerçeğini bir kez daha ortaya çıkarmıştır.. Sorunlar daha ortaya çıkmadan Anayasa ve yasalardaki siyasi hakları etkileyen antidemokratik kuralların acilen ortadan kaldırılması, yasama organının ülke barışına yapacağı en hayırlı hizmet olacaktır. Zira, uyuşmazlıkların doğması ile ortaya çıkan çözüm gayretlerinin bedeli ağır ödenmektedir

Uygulamalardan yada yasal düzenlemelerden kaynaklanan olumsuz gelişmeler bahane edilerek toplumun terörize edilmesi, sokakların ve meydanların yaşanmaz hale getirilmesi tarihin hiçbir döneminde sorunları çözmemiştir. Hak ihlallerine karşı terör ve şiddet bağı kurulmadan demokratik tepkilerin gösterilmesi anayasal bir hak olduğu kadar, bireylerin ya da örgütlerin görev ve sorumlulukları kapsamındadır. Dileğimiz sorunlar çözülürken demokrasi ile bağın koparılmamasıdır. Hiçbir özgürlük terör ve şiddetin teminatı olamaz. Hak ve özgürlüklerini kullanırken terörle ortaklık kuranların hiç kimseden demokratik tavır ya da sabır beklemeye hakkı yoktur.

Sayın Cumhurbaşkanım

Değerli Konuklar

Konuşmamın sonunda 2010 ve 2011 yılında kaybettiğimiz Mahkememize çok önemli hizmetler veren değerli büyüklerimizden Emekli Üyelerimiz Mustafa Gönül, Ali Hüner, Selçuk Tüzün ve Mitat Özok’ı tekrar saygıyla anıyor kendilerine Allah’tan rahmet diliyorum.

Onur verdiğiniz 49. kuruluş yıldönümü töreninde sizleri aramızda görmekten dolayı şahsım ve Mahkememiz adına teşekkürlerimi sunarken, gelecek yıl kutlayacağımız 50. yıldönümde daha aydınlık bir Türkiye’de buluşmak dileğiyle saygılarımı sunarım. 25 Nisan 2011

Haşim KILIÇ
Anayasa Mahkemesi Başkanı
T.C. Anayasa Mahkemesi © 2016
Ziyaretçi Sayısı :