Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim KILIÇ'ın Anayasa Mahkemesi'nin 48. Kuruluş Yılı Törenini Açış Konuşması Metni

Sayın Cumhurbaşkanım,

Anayasa Yargısı alanında hukukun üstünlüğünü gerçekleştirmek, bireylerin temel hak ve özgürlüklerini korumak ve hukuk devleti ilkesinin tüm kurum ve kurallarını toplumda egemen kılmak amacıyla görev yapan Anayasa Mahkemesinin 48. kuruluş yıldönümü etkinlikleri ile aramıza yeni katılan değerli üyelerimizin andiçme törenlerine onur verdiğiniz için başta siz olmak üzere ülke dışından gelen saygın anayasa ve yüksek mahkeme başkanları ile beraberindeki heyete ve tüm konuklarımıza hoş geldiniz diyor, mahkememiz adına şükranlarımı sunuyorum.

Anayasa Mahkemesinin 48. yılında ülkemizin halen en önemli sorunu olarak ön plana çıkan yargı bağımsızlığı, tarafsızlığı ve sorumluluğu konusunu yeniden konuşmak durumunda kaldığımız için üzgünüm.  Üzgünüm, zira Cumhuriyetimiz 87, Anayasa Mahkememiz  48 yaşında olmasına rağmen halen bu konuyu tartışıyoruz. Türkiye Cumhuriyeti kurumlarının, aradan geçen bunca zamanda elde ettiği birikimlerinin çok önemli boyutlara ulaşmış olmasına rağmen, insan kalitesine bağlı sorunlarını çözme başarısını gösteremediğini görüyoruz.  Yargıda bağımsızlık ve tarafsızlık adına yaşanan tüm olumsuzlukların kaynağında  insanı ve ona bağlı niteliklerini buluyoruz.

Yargının kendi içinden kaynaklanan sorunlarını ortaya koymaya çalışırken tek bir yargı mensubunu dahi hedef almadan, sistemin özeleştiri kapsamında bir değerlendirmesini yapmak arzusunda olduğumu peşinen ifade etmek isterim.  Kastım, yargı mensuplarının canını acıtmak değil, yargının canını acıttığı insanların bilmesi gereken sorunları ortaya koyabilmektir.

Değerli konuklar,

Yargının bağımsızlığı, tarafsızlığı, adil yargılanma ve sorunlarla dolu işleyişine ilişkin konularda toplumun çok ciddi kaygısı, endişesi ve şikayeti vardır. Bu çığlıklara sebep olan sorunları konuşmadan üstünü örtmek , ötelemek ancak, hastalıklı bir hukuk devletinin böyle devam etmesinden çıkar sağlayanların bilinçli bir yöntemi olabilir. Oysa, insan onuru ve hukukun üstünlüğü temeline oturan tarafsız ve güçlü bir yargı sistemi toplumun hayat sigortasıdır. Bu nedenledir  ki yargının sorunlarını korkuya ve öfkeye kapılmadan konuşacağız.  Farklı görüşler arasında olması gereken diyaloglar kurularak sorunlara çözüm projelerini toplumun beğenisine sunacağız. Herkesin, ifade özgürlüğünü  sonuna kadar kullanarak yargıyla ilgili hissettiği acılarını bizimle paylaşmalarına imkan tanıyacağız. 

Sorunlara çözüm önerileri getirmek yerine suçlamayı tercih eden önyargılı ve saplantılı ideolojik itiraz sahipleri, haklı ve isabetli çözümlerin hayata geçmesini engellemektedirler.  Yargı, sorunlarına ilişkin özeleştirisini yapma cesaretini göstererek çözüm yollarını doğrudan topluma önerebilmeli, çocukluk dönemine ilişkin hastalıklarından kurtulma zamanının geldiğini anlamalıdır. Bağımsızlığa ve tarafsızlığa teslim olmayı reddedenler ayakta kalamayacaklardır. Demokratik bir hukuk devleti olma mücadelesini işimizden, eşimizden arta kalan zamanlarda değil, tüm varlığımızla sürdürmedikçe yolumuz çok ama çok uzayacaktır. Yargıyı ideolojik vesayet altında tutmaya çalışanlar bağımsızlık ve tarafsızlıktan en çok rahatsız olanlardır. Her konuda farklı düşünebiliriz, ancak yargının tarafsızlığı konusunda herkesin ittifak etme zorunluluğu vardır. Esasen yargıcın sahip olduğu inançlarını, siyasi görüşlerini, ideolojisini, özetle kutsallarını kararlarına yansıtması çözülmesi gereken en ciddi bağımlılık sorunudur. Bu bağımlılık karşı düşünceyi tahrik etmekte, başka bir yanlışa, farklı bir bağımlılığa davetiye çıkarmaktadır. Yasama, yargı ve yürütme gücünü kim kullanırsa kullansın, yasal güvencelerin arkasına saklanarak hukuk dışı yöntem ve yollarla ülkeyi, demokrasiyi ve cumhuriyeti kurtarma düşüncesinden vazgeçmelidir. Toplumun geleceğe dair korkuları yıllarca istismar edilerek kullanılmış, hukuk dışı davranışların, işkencelerin, faili meçhullerin  meşru zemini oluşturulmaya çalışılmıştır. “Kurumlar yıpranmasın” anlayışının arkasında ülkeye nasıl bir bedel ödettirildiğinin farkında olduğumuzun bilinmesi gerekir.  Hangi kurum veya kuruluş mensubu olursa olsun hukukun dışına çıkan bir eylemi sabit olduğunda, onu koruma ve kollama çabaları yerine, bedelini kendisinin ödemesine imkan sağlanması halinde kurumların yıpranması önlenmiş olacaktır. Yargı ise bu bedeli ödetme ve hesap sorma makamıdır. Başka bir anlatımla, yargı gelecek kuşaklara kapanmamış hesap bırakmaması gereken bir güçtür.

Yargı bu hesabı görmeye başladığında elindeki adalet terazisinin ayarını bozarsa toplumun güven duygusunu kaybedecektir. Verdiği kararlarla toplum vicdanını sakinleştiremeyen yargının, hakkını arayanların hukuk dışı yöntemlerle sorunu çözme eğilimlerini güçlendireceği açıktır.

Duverge’nin ifadesiyle “hukukun gücünün azaldığı yerde güçlünün hukuku geçerli olmaya başlayacaktır”. İnsanların arasındaki anlaşmazlıkları çözecek tarafsız bir otoriteye duyulan ihtiyaç, Devleti ve egemenliği  doğurmuştur. Egemenlik yetkisi kullanan hakimlerin tarafsızlığına duyulan güven nedeniyle “Berlinde hakimler var” sözü tarihe not düşürülmüş ve hukuk tanımaz güçlere karşı sığınılacak yerin  tarafsız bir mahkeme olduğuna işaret edilmiştir.

Sayın Cumhurbaşkanım, değerli konuklar,

Ülkemizde yargının tarafsızlığından ve bağımsızlığından şikayet  edenlerin sosyal profiline baktığımızda ciddi bir eksen kaymasının gerçekleştiğini görüyoruz. Yıllardır soruşturma ve kovuşturma hukukunun haksız ve ölçüsüz uygulamalarına konu olmuş olayları ve insanları görmezlikten gelenler, her ne olduysa bugün yargıdan en çok şikayet eden konuma gelmişlerdir. Oysa, hukuk dünyası yargılanan kişilerin itibarı, makamı, unvanı ve rütbesi ile asla ilgilenemez. Ancak uygulamalar bunu teyit etmiyor.

Ne yazık ki Adalet Bakanlığı Adli Sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğünün 2009 yılı sonundaki verilerine baktığımızda ülke genelinde cezaevlerinde yatan hükümlü ve tutuklu sayısı yüzonaltı bin civarında görülmektedir.  Bunun altmış bini tutuklu ellialtı bini ise hükümlüdür. Bu sayının toplamda % 52’si tutuklu olarak cezaevlerindedir. Bir başka  deyişle cezaevlerinde yatanların yarıdan fazlası tutukludur. Çağdaş ülkelerle kıyas edilemeyecek kadar tutuklu barındıran ülkemizdeki bu tablo kimseyi rahatsız etmez iken, itibarlı, rütbeli, makam sahibi insanlar bu sayıya dahil olduklarında yargıçların tarafsız olmadığı, usul yasalarının yanlış ve yanlı uygulandığı iddiaları söylenir hale geldi.

Doğru olanı ise hiçbir ayırım gözetilmeksizin, % 52 olan tutuklu oranının sorgulanmasıdır. Usul yasalarına göre, belli koşullarda uygulanması gereken tedbir niteliğindeki tutukluluğun erken cezalandırma yöntemine dönüşmesi insan onurunda onarılması güç yaralar açmaktadır. Tutuklulara karşı olan  dostluk ve husumet   bu gerçeği söylemeye engel olmamalıdır.

Zira insan onuru, sadece imtiyazlıların ve itibarlıların değil, insan olma ortak paydasına sahip, kayıtsız şartsız herkesin taşıdığı temel bir değerdir.  Bu değerin yaşatılması tarafsız bir yargının güvencesi altında gerçekleşebilir. Ancak, yargı bağımsızlığını, taraf olduğu değerlerin sığınağı olarak kullananlar yargı  güvencesini  topluma hissettiremezler. Unutulmamalıdır ki, taraflı ve bağımlı bir yargının hiçbir dönemde kazananı olmamıştır.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Türk halkı bugünkü yargı düzeninden şikâyetçidir. Hangi yüksek yargı kuruluşunun kaç kişiden oluştuğu, nasıl seçildiği tartışmaları onları doğrudan ilgilendirmiyor. Toplum haksızlıklara karşı tek sığınak olarak gördüğü yargısından aldığı kararın zamanı, sürati, etkisi ve kararı veren hakimin  tarafsızlığı  konularında kendini doğrudan ilgili görüyor,  şikayet  ve  mutsuzluklarını da bunlar üzerinde yoğunlaştırıyor.

 Etkin, süratli, tarafsız ve bağımsız bir yargı konusunda yaşanan olumsuzluklar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne şikayet yolunu cazip ve zorunlu kılmaktadır. Avrupa Mahkemesinin verdiği ihlal kararlarının büyük bölümünün adil yargılanma ilkesine aykırılık üzerine kurulduğu gerçeği de toplumun şikayetini teyit eder niteliktedir. Bu konuda yüksek yargı organlarına ait bilgi siteleriyle  Adalet Bakanlığı Adli Sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğünce  açıklanmış verilerden hiçbir yorum yapmadan bazı kesitler vermek istiyorum.

2009 yılı itibariyle Yargıtay Başkanlığının iş yüküne bakıldığında, ceza dairelerinde geçen yıllardan devirlerle birlikte beşyüzyirmibin, Hukuk dairelerinde dörtyüzseksenbin ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığında ise altıyüz binin üzerinde olmak üzere toplam bir milyon altıyüz bin civarında dava dosyasının bulunduğu Yargıtay’ın kayıtlarından anlaşılmaktadır.

2008 yılındaki verilere göre, bir ceza davasının başlamasından kesinleşmesine kadar geçen ortalama süreler incelendiğinde; savcılıklarda 346 gün, ceza mahkemelerinde 258 gün, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ile Yargıtay’ın ceza dairelerinde 838 gün olmak üzere toplam 1442 gün yani ortalama tam 4 yıl sonunda ceza davalarının  kesinleşerek sonuçlandığı görülmektedir.

Yargıtay Ceza Dairelerinde 2009 yılı sonu itibariyle onbeş bin civarında dosyanın zamanaşımına uğradığı Bakanlığın istatistik kayıtlarından saptanmıştır.

Danıştay Dava Dairelerinde 2008 yılı sonu verilerine göre, ikiyüzelli  bin civarındaki dosyanın ancak % 39’unun sonuçlandığı dikkate alınırsa % 60 oranında dosyaların ertesi yıla devredildiği açıktır.

Anayasa Mahkemesi ise 2005 yılından 2010 yılı Nisan ayına kadar kendisine intikal etmiş, itiraz ve iptal davaları ile yüce divan ve parti kapatma davaları dahil toplam sekizyüz yetmiş üç dosyanın yediyüz ellisini karara bağlayarak  kalan 123 dosyanın bu yıl sonuna kadar bitirilmesi için gerekli planlamaları yapmıştır.

Bu rakamların ifade edilmesinde yargı mensuplarını incitmek gibi bir amacın olmadığını yeniden belirtmek isterim. Amacım, Türk yargı sisteminin içinde bulunduğu tabloyu ortaya koymaktır. Nitekim belirtilen yüksek yargı organlarının sayın başkanları da yargının içinde bulunduğu durumu izah etmek için bu saptamaları zaman içinde yapmışlardır.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Yargının bağımsızlık ve tarafsızlığı konusunda yaşadığı sorunları bir an için gözardı ederek yukarıdaki tablo değerlendirildiğinde, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının adil yargılanma konusunda yaşadığı acıları ifade eden yeterli veriler olduğu açıkça görülmektedir.  Bu gerçekler karşısında ülkemizin bu yargı sistemi ile çağdaş hukuk devleti niteliğini yakalaması asla mümkün değildir. Halkımızın mutluluğu adına uygar dünya ile bütünleşmiş, her türlü siyasi ve ideolojik etkiden arındırılmış, hızlı ve etkin bir yargı sisteminin kurulması için  acil  bir yargı reformunun yapılması  zorunluluk haline gelmiştir. Nitekim, Avrupa Birliği ilerleme raporlarında da bağımsız, tarafsız, etkin ve hızlı bir yargının gerekliliğine işaret edilmiş, Türkiye ise Katılım Ortaklığı Belgelerinde bu engelleri ortadan kaldırmak için söz vermiştir.

Yargı sürecinde oluşan adalet dağıtımındaki bu aşırı gecikme acil çözüm üretmeyi zorunlu kılmaktadır. Yüksek yargı mensuplarımızın donanımları, bilgi birikimleri ve deneyimleri bu sorunlara çözüm bulmaya fazlasıyla yeterlidir. Ancak, bu birikimlerden sorunların çözümü için yeterince faydalanılmadığı da bir gerçektir. Uyuşmazlıkların yargıya intikal etmesinden önce öngörülecek çözüm yollarının yetersizliği ve  yargılama aşamalarında ara kademelerin hayata geçirilemeyişi, yüksek yargı organlarına başvuru sayısındaki artışın ciddi nedenleridir.

Çeşitli hukuk sistemlerinde  alternatif çözüm yolları bağlamında müzakere, arabuluculuk, anayasal dayanağı olan çeşitlendirilmiş tahkim ve ombusmanlık gibi uygulamalar  yargıya intikal etmeden önce uyuşmazlıkların çözümünde önemli katkılar sağlayacaktır.  1960 sonrasında ABD ve Almanya da yapılan yargı reformu kapsamında özellikle çevrenin ve tüketicinin korunması, haksız rekabet, iş hukuku, cinsiyet ve ırk ayrımı gibi alanlarda hayata geçirilen “grup davaları” yöntemi yargı düzenimize kazandırılmalıdır. Hukuka aykırılıklara karşı benzer davaların toplulaştırılmasını sağlayan bu sistem, dava giderleri ve görülme zamanı yönünden hak aramayı kolaylaştırdığı gibi usul ekonomisine sağladığı imkan nedeniyle mahkemelerin iş yükünü önemli ölçüde hafifletecektir.

Değerli yargı mensupları,

Meslek hayatımızda yaşadığımız olumsuzlukları kamuoyu ile paylaşma erdeminden kaçınmamalıyız. Bu bağlamda altını çizerek ifade etmek istediğim bir  konu da yüksek yargıda çeşitli görevler için yapılan seçimlerde yaşanan   olumsuzluklardır.

Yüksek yargıda seçim telaşının olmadığı günler sayılıdır diyebiliriz. Seçim sisteminin gereği olan ziyaretler, görüşmeler, kulisler yargıda ciddi zaman kaybına neden olduğu gibi, seçim psikolojisinin yargı mensupları arasında mevcut olan ilişkiler üzerindeki  belirleyici etkisi, gruplaşmayı ve ayrışmayı da beraberinde getirmektedir. Yüksek yargıdaki bu seçim sisteminin objektif kriter ve meslek ilkelerine dayalı çözüm yolları ile yeniden düzenlenmesi ve seçimlik görevlerin sayısının azaltılması yargının tarafsızlık ve bağımsızlık sorununa ciddi katkı sağlayacaktır.

Yargıda şeffaflık dönemi açılmalıdır. Türk Milleti  adına  karar verenlerin bunu nasıl oluşturduğunu milletin görme ve bilme hakkı vardır. Bu nedenle TBMM’de olduğu gibi Anayasa Mahkemesi başta olmak üzere, Yargıtay ve Danıştay’ın Genel Kurullarındaki görüşme ve müzakerelerin kayda alınması, tutanakların kamu oyuna açıklanması veya önemli görüşmelerin herkese açık olması sağlanmalıdır. Aleniyet ilkesi, toplumun geleceğine yön veren çok önemli kararların alındığı bu kurullardaki görüşmelerin gizliliğinin haklı gerekçelerini ortadan kaldırmaktadır.

Öte yandan, gerek bakanlığın, gerekse yüksek yargı organlarının kürsü hakim ve savcıları üzerinde oluşturduğu korku ve kaygılar giderilmedikçe bağımsızlıktan söz edilemez. Zira tarafsızlığı da sağlayacak olan bağımsızlık yargıcın zihnindeki beklentilerin, yüreğindeki kaygıların giderilmesiyle mümkündür.

Toplumun yargıyı nasıl algıladığını yargının mensupları merak etmelidir. Bize yakın ya da ötekine yakın hakim ve mahkeme ayırdının söyleme dönüşmesi yargının da, hukuk devletinin de çöküş habercisidir. Kamuoyunun dikkatinin yoğunlaştığı önemli davalarda birbiriyle çelişen ve toplum vicdanını ikna edecek hiçbir gerekçeye dayanmayan, günaşırı farklı kararların ortaya çıkması, yargıya olan güveni temelden sarsacak görüntülerdir.

Yargı mensuplarının sorunları ve yargının geleceğine ilişkin konularda faaliyet göstermek üzere dernek kurmak ve buna katılmak Anayasamızın ve uluslararası belgelerin güvencesi altındadır.  Hakim ve savcıların da bu güvence kapsamında örgütlenme  hak ve özgürlüklerini kullanması yadırganamaz. Derneklere ilişkin bu hakların sınırları da aynı Anayasa ve uluslararası belgelerde gösterilmiştir.

 Son yıllarda yargı mensuplarının kurduğu  dernek ve birliklerin yaptıkları faaliyetlerin  bazı sorunları da beraberinde getirdiği yaşanan bir gerçektir. Dernek kurma ve buna üye olma hakkı  bağlamında hakim ve savcıların, güvenlik güçlerinin, din adamlarının yaptıkları görev itibariyle toplum içindeki özel konum ve duruşları bunların haklarını kullanırken daha özenli ve sınırlı davranmayı zorunlu kılmaktadır. Yargıç derneklerinin toplumun tüm sorunlarıyla ilgili, öneri, görüş ve düşünce açıklamaları  yargının tarafsızlığı ile doğrudan ilgilidir. Açıklanan görüş ve düşünceler baz alınarak derneklerin farklı siyasi zeminlere oturtulması, yargının siyasallaşması kapsamında ciddi bir tehlikedir. Farklı dünya görüşleri yansıtan derneklere üye olma konusun da hakim ve savcıların esasen endişe ve sorunlar yaşadığı da bir gerçektir.

Bu nedenle örgütlenme özgürlüğünün bağımsızlık ve tarafsızlığı olumsuz yönde etkilemeyecek şekilde hakim ve savcıların sadece mesleki sorunları ile ilgili sınırlı bir yapıya kavuşturulması  zorunluluk arz etmektedir.

Sayın Cumhurbaşkanım,

Halkın iradesini emanet etmediği odakların hazırladığı bu nedenlerle de evrensel değerlerin, ilkelerin, ölçülerin esas alınmaması sonucunda Anayasamızı  sıkça değiştirme ihtiyacı ile karşı karşıya olduğumuz bir gerçektir. Konumumuz itibariyle üzerinde  yorum yapamadığımız son değişiklik projesiyle ilgili bir temennimizi burada belirtmekle yetineceğim.

Bağımsızlık ve tarafsızlık konularında ciddi sorunları olan yargı sistemimizde   yapılacak değişikliklerin, tepkisel düşüncelere dayanmaması ve niteliği farklılaşmış yeni bir tarafsızlık ve bağımsızlık sorunu doğurmaması en büyük dileğimizdir.

Anayasalar, toplumdaki bütün farklılıkları ortak bir payda da buluşturarak bir arada yaşamayı sağlayan ve her sosyal kesimin katıldığı toplumsal bir sözleşme olarak tanımlandığına göre, biraraya gelmiş siyasi düşünce sahipleri ile kültür ve inanç gruplarının eğilim ve beklentilerine cevap veren bir anayasa oluşturulması ihtiyacı açıktır. Esenliğe kavuşmamızın yolu bu farklılıkların eşitlik ve barış temelinde buluşturulmasından geçmektedir.

Çoğulcu ve çoğunlukçu niteliği bulunan demokratik rejimlerde  “bir sayı fazla ise hepsi benim” biçimindeki sayısal üstünlük anlayışı, temel hak ve özgürlükler alanında asla geçerli olmayan bir ilkedir. Azınlıkta kalan kesimlerin temel hakları da sayıların üstünlüğüne bağlı olmaksızın demokrasinin ve hukuk devletinin güvencesi altındadır.

Devletin temel yapısını, yönetim biçimini, devlet organlarının birbirleriyle olan ilişkilerini, kişilerin temel hak ve özgürlüklerini düzenleyen Anayasaların içeriği kadar, yasalaşma yöntemi de demokratik rejimin dokusuna uygun katılımcı, çoğulcu, özgürlükçü bir süreci yansıtması her yüreğin temennisi ve beklentisidir.

Siyaset kurumunun iç işleyişindeki olumsuzluklar ülkemizin hayati derecede önemli sorunlarının çözümünü güçleştirmektedir. Oysa, demokratik bir rejimde siyaset sorun yaratmak değil, sorunları çözme sanatı olarak tarif ediliyor. Siyasetin gerilim yaratma sanatı olmadığını görmek halkımızın en doğal hakkıdır. Toplumun en masum sorunlarının bile ideolojik bir bakıştan geçirildikten sonra “rejim krizine” dönüştürülmesi  “siyasal ayrışmanın”  keskinleşmesini besleyen en önemli kaynaktır. Zira yaratılan siyasi gerilim bireyleri taraf olmaya zorlamakta, yanlış da olsa ait olduğu siyasi kesimin doğrularını inatla savunmaya mecbur bırakmaktadır. Çağdaş dünya uygulamaları ile örtüşmeyen demokrasi, laiklik ve hukuk devletine ilişkin sorunlarımıza yeterli derinliğin kazandırılamaması, devlet aygıtı içinde hukuk dışı yapılanmaların derinlik kazanmasına neden olmuştur. Tüm hukuk dışılıklara rağmen olgunluğundan, vakarından ve onurundan hiçbir şey kaybetmeden olayları büyük bir soğukkanlılıkla takip eden yüce halkımızın varlığı en büyük şansımız olmuştur. Tahrikler, tehditler ve siyasi rant hesapları farklı yaşamların farklı kültür sahiplerinin bir arada yaşama bilincini ve kararlılığını  ortadan kaldırmaya yetmemiştir. Bu güzelliklerin karşılığı halkımıza verilmelidir. Halkın beklentisi, çözüm projeleri üzerinde anlaşma sağlanamasa bile, siyaset önderlerinin demokratik bir zeminde buluşması ve sorunların konuşulabildiğini göstermesidir.  Bunu beceremeyenler bilin ki barış üretemezler.

Hukuk devleti, demokrasi ve laiklik gibi evrensel değerlerin genetik yapısı değiştirilerek “bize özgü modeller” yaratılması sorunlarımızı çoğaltmaktan başka sonuç doğurmamıştır. Ancak, sürmekte olan tartışmalar, eleştiriler ve yeni paradigmalar bu evrensel değerlerin orijinalini arama bağlamında umut verici gelişmeler olarak değerlendirilmektedir. 

Anayasa yargısını ilgilendiren boyutu ile temel insan hakları ve özgürlükleri alanında yaşanan küreselleşme, hukuk sistemlerinde de bütünleşme dönemini getirmiştir. Çoğulcu, özgürlükçü, katılımcı, demokratik bir düzende yaşama bilinci bütünleşme ve dayanışmayı önemli ölçüde zorunlu kılmaktadır. Bu birliktelik çağın dışında kalan görüş ve düşünceleri sorguluyor, değiştiriyor ve doğal insan onuruna aykırı ne varsa ezip geçiyor. En önemlisi de, karanlık ve derin dünyaların tüm hukuk dışı eylemleri aydınlanmakta, egemen olan otoriter düzenler demokratik alana kayarak yer değiştirmekte, farklı kültür,  inanç ve yaşayışların “kökünü kazıma” anlayışı yerini demokratik sabır ve olgunluğa bırakmaktadır. Ülkemizde temel hak ve özgürlükler ile rejim sorunlarının tartışıldığı bir dönemde, dünyada ikinci, üçüncü, hatta dördüncü kuşak haklara ilişkin yaşanan önemli gelişmeler, halkımıza sunulan refah ve mutluluk seviyesindeki yetersizliği net bir şekilde ortaya koymaktadır.

Yüce Atatürk’ün temellendirdiği Türkiye Cumhuriyetine vatandaşlık bağı ile tutunmuş herkesin düşüncelerini, inançlarını ve duygularını dolu dolu yaşamaları için  gerekli zemini oluşturmak demokratik bir hukuk devletinin en temel ödevidir. Böyle bir devletin yeni sorunlara eski cevaplarla karşılık verme hakkı yoktur. Çağı yakalama inancıyla hazırlanmış, evrensel değerlerle örtüşen ekonomik, sosyal, siyasal ve hukuksal çözüm önerileri insan onurunu yücelten en aziz toplum projeleridir. 

Son söz olarak önerim şudur “onurlu insan güçlü Türkiye” 

Sayın Cumhurbaşkanım,

Konuşmamın sonunda mahkememizden emekli olan değerli üyelerimize bu vesile ile bir kez daha sağlık ve esenlik diliyorum.

Katılmakla onur verdiğiniz andiçme ve kuruluş yıldönümü töreninde sizleri aramızda görmekten dolayı şahsım ve mahkememiz adına teşekkürlerimi sunarken, gelecek yıllarda demokrasi ve hukuk devletinin evrensel değerlerini yakalamış bir Türkiye de buluşmak dileği ile saygılarımı sunuyorum.  22 Nisan 2010

Haşim KILIÇ
Türkiye Cumhuriyeti
Anayasa Mahkemesi Başkanı
T.C. Anayasa Mahkemesi © 2016
Ziyaretçi Sayısı :