Din ve Vicdan Özgürlüğüne Dair Emsal Kararlar

< Din ve Vicdan Özgürlüğü Ana Sayfa

Ebeveynlerin Eğitim ve Öğretimde Dinî ve Felsefi İnançlarına Saygı Gösterilmesini İsteme Hakkı

Anayasa'nın 24. maddesinde "Din kültürü ve ahlâk öğretimi ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır." denilmektedir. Anayasa'da bu hüküm için bir istisna da öngörülmemiştir. Bu nedenle Türkiye'deki tüm ilk ve ortaöğretim kurumlarında din kültürü ve ahlak öğretimi yapılması zorunludur. Bu anlamda zorunlu din kültürü ve ahlak öğretimi için muafiyet öngörülmemesi anayasal açıdan bir hak ihlaline sebebiyet vermeyecektir. Bununla birlikte Anayasa'nın 24. maddesinin "Bunun dışındaki din eğitim ve öğretimi ancak, kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanunî temsilcisinin talebine bağlıdır." biçimindeki son cümlesinde din kültürü öğretimi dışında verilecek olan din eğitimi ve öğretiminin zorunlu olmayacağı ve ancak isteğe bağlı olarak verilebileceği hüküm altına alınmıştır.

Anayasa Mahkemesi; din ve vicdan özgürlüğünün demokratik toplumun temellerinden biri olduğunu, bunun kökeninde dinin hem bir dine bağlı olan bireyler tarafından hayatı anlama ve anlamlandırmada başvurdukları temel kaynaklardan biri olması hem de toplumsal yaşamın şekillenmesinde önemli bir işlev görmesinin bulunduğunu belirtmiştir. Yine Anayasa Mahkemesi din eğitim ve öğretimini devletin din ve vicdan özgürlüğü kapsamındaki pozitif yükümlülükleri arasında görerek din eğitimi ve öğretiminin Anayasa'nın 24. maddesinde din ve vicdan hürriyetinin bir gereği olarak kabul edildiğini, Anayasa’nın dinî hizmetleri toplumsal bir ihtiyaç olarak gördüğünü ve devlete bu ihtiyaçların karşılanması yönünde yükümlülükler yüklediğini vurgulamıştır.

Bu minvalde Hüseyin El ve Nazlı Şirin El [GK], B. No: 2014/15345, 7/4/2022 kararı çerçevesinde başvurucunun tabi olduğu dönem (2018-2019 eğitim ve öğretim yılından itibaren uygulamaya konulan DKAB programları bu kararda incelenmemiştir) ile sınırlı kalmak suretiyle başvurucuların kızlarının aksi yöndeki talepleri reddedilerek almak zorunda bırakıldığı din kültürü ve ahlak bilgisi (DKAB) dersinin Anayasa'ya göre zorunlu olması öngörülen din kültürü ve ahlak öğretiminin boyutlarını aşıp aşmadığı ve isteğe bağlı verilebilen din eğitimi ve öğretimi olarak nitelendirilip nitelendirilemeyeceği incelenmiştir. Dolayısıyla bu karardaki değerlendirmeler Bu karardaki değerlendirmeler; başvurucunun kızının ilk ve ortaöğretim öğrencisi olduğu dönemde yürürlükte olan, AİHM’in Mansur Yalçın ve diğerleri/Türkiye kararına da konu olan, TTK’nın 31/3/2005 tarihli ve 16 sayılı kararıyla kabul edilen ortaöğretim 9, 10, 11 ve 12. sınıflar DKAB dersi öğretim programı, 28/12/2006 tarihli ve 410 sayılı kararıyla kabul edilen ilköğretim 4, 5, 6, 7 ve 8. sınıflar DKAB dersi öğretim programı ile bu programlara ilişkin değişiklikler getiren 30/12/2010 tarihli ve 328 ile 329 sayılı kararlarla düzenlenen ve 2011-2012 öğretim yılında uygulanmaya başlanan DKAB dersi programları üzerinden ve bunlarla sınırlı olarak yapılmıştır.

Söz konusu inceleme neticesinde AYM, AİHM’in Mansur Yalçın ve diğerleri/Türkiye ve Hasan ve Eylem Zengin/Türkiye kararlarındaki tespitlerle uyumlu olarak 2018-2019 eğitim ve öğretim yılına kadar olan dönemde yürürlükte bulunan müfredat çerçevesinde DKAB dersinin Anayasa'nın 24. maddesi uyarınca ilk ve ortaöğretim kurumlarında zorunlu olarak okutulması gereken din kültürü ve ahlak öğretiminin sınırlarını aştığı; kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanuni temsilcisinin talebine bağlı olarak yapılması gereken din eğitim ve öğretimi niteliğinde olduğu sonucuna varmıştır. Bu tespitin ışığında AYM; nihai olarak, 2018-2019 eğitim ve öğretim yılına kadar olan dönemdeki DKAB dersi müfredatının, içerik olarak dinler hakkında yansız ve tanıtıcı bilgiler vermek amacıyla zorunlu olması öngörülen din kültürü öğretimi kapsamında değil din kültürü öğretimini aşan, İslam dininin ve onun belirli bir yorumunun eğitim ve öğretimi kapsamında olduğunu değerlendirmiş ve 2017 yılı sonrasında Danıştay’ın ilgili dönemdeki müfredat hakkındaki daha önce yukarıda anılan AİHM kararları ile paralel içtihadını 2017 yılında değiştirmesini gerekçesini de açıklayamadığı tespitini yaparak “ebeveynlerin eğitim ve öğretimde dinî ve felsefi inançlarına saygı gösterilmesini isteme hakkının” ihlal edildiğine karar vermiştir.

İlgili Kararlar

♦ (Hüseyin El ve Nazlı Şirin El [GK], B. No: 2014/15345, 7/4/2022)

Ceza İnfaz Kurumunda Tutulanlara Kur’an-ı Kerim Nüshasının Verilmemesi

Din ve vicdan özgürlüğü Anayasa’nın 2. maddesinde ifadesini bulan demokratik devletin vazgeçilmez unsurlarındandır. Dolayısıyla demokratik toplumdaki vazgeçilmez öneminden dolayı bu özgürlüğe müdahale edebilmek için her durumda zorlayıcı toplumsal ihtiyacın var olduğu gösterilebilmelidir.

Anayasa Mahkemesi bu çerçevede ceza infaz kurumlarındaki mahpuslara kurumda hâlihazırda bulunan Kuran-ı Kerim yerine dışarıdan temin edilecek nüshaların verilmesinin reddedilmesini hükümlü ve tutukluların ifade özgürlüğü hakkındaki verdiği kararlarda tespit ettiği ilkeler ile din ve vicdan özgürlüğüne müdahalede devletin demokratik toplum düzeninin gerektirdiği ölçüde sahip olduğu takdir payını dikkate alarak değerlendirmiştir.

Buna göre AYM ilk olarak ceza infaz kurumunda bulunan bir kişinin okumak istediği kitaplara müdahalenin gerekliliğini ve ölçülülüğünü değerlendirmede ceza infaz kurumunun bir takdir payının bulunduğunu, ancak diğer tüm özgürlüklerde olduğu gibi din ve vicdan özgürlüğünün de söylem düzeyinde kalmaması için bu takdir payının, hem hukuki durumu hem de hukuk kurallarının uygulanmasına yönelik kararları kapsayacak şekilde kendi denetimine tabi olduğunu belirtmiştir.

AYM’ye göre demokratik bir toplumda, ceza infaz kurumunun düzeninin ve güvenliğinin sağlanması için din veya inancın kurallarını çiğneyecek veya din özgürlüğünün özünü zedeleyecek nitelikteki müdahaleler bir çözüm yolu olarak kabul edilemez. Bu sebeple demokratik bir toplumda daima hakları korumayı esas alan yaklaşımlar benimsenmeli; bir hakkın kullanılmasından dolayı ortaya çıkabilecek sorunlar, hakkı tümüyle kullanılamaz hâle getiren tedbirler yerine söz konusu hakkın barışçıl kullanımını sağlayacak tedbirler ile çözümlenmelidir.

Bu çerçevede kutsal kitapların bulundurulmasına, ceza infaz kurumunun güvenliğinin sağlanması için devletin meşru bir menfaatinin bulunduğu hâllerde sınırlama getirilebilecektir. Buna karşın böyle bir müdahale ancak devletin “bireyin menfaatleri ve toplumun genel menfaatleri arasında adil bir denge” kurması hâlinde mümkün olabilecektir.

İlgili Kararlar

♦ (Ahmet Sil, B. No: 2017/24331, 9/5/2018)
♦ (Furkan Aktaş, B. No: 2017/27587, 11/12/2019)
♦ (Ahmet Ünver, B. No: 2018/20787, 19/10/2022)

Başörtüsü Yasağının Kanuni Dayanağının Olmaması

Anayasa Mahkemesi başvuruculara uygulanan müdahalelerin niteliğine göre eğitim hakkı ve ayrımcılık yasağı yönünden de ihlallere hükmettiği yukarıda künyeleri gösterilen kararlarda  ayrıca din ve vicdan özgürlüğü bakımından söz konusu müdahalelerin “kanunilik” kriterini karşılayamadığı sonucuna da ulaşmıştır.

AYM’ye göre Anayasa’nın 24. maddesi kapsamında yapılan bir müdahalenin kanunilik şartını sağladığının kabul edilebilmesi için öncelikle müdahalenin kanuni bir dayanağının bulunması zorunludur. Bu doğrultuda somut başvurular özelinde ne öğrencilerin başları açık olarak üniversite eğitimlerini sürdürmeleri bakımından kanuni bir sınırlama ne de avukatların duruşmalarda başörtüsü takmasının yasak olduğuna ilişkin kanuni bir dayanak bulunmadığı tespit edilmiştir.

Bu sonuca varılırken AYM tarafından Sözleşme’de yer alan “prescribed by law/prêvue par la loi” kavramı ile Anayasa’da yer alan “kanunilik ilkesi”nin tam olarak aynı durumu ifade etmediği, AİHM’in, “kanun ile öngörülmüş olma” kavramına Türk hukukunda kanunilik ilkesine verilen anlamdan daha geniş bir anlam yüklediği vurgulanmıştır. Bu doğrultuda temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılmasının ancak kanunla yapılacağına ilişkin Anayasa’nın 13. maddesi, bir kanun hükmü olmaksızın yürütme ve idarenin bir hak ve hürriyeti ilk elden düzenleyici işlemle sınırlamasına izin vermediği, ayrıca AİHM’in Leyla Şahin/Türkiye, B. No. 44774/98, 29/6/2004 kararı ve AİHM’in dayandığı ve Türkiye’de öğrencilerin kılık ve kıyafetlerine ilişkin uygulamanın dayanağı hâline gelen Anayasa Mahkemesinin 1989 ve 1991 tarihli kararları, Anayasa’nın 13. maddesindeki temel hak ve özgürlüklerin ancak kanunla sınırlanabileceğine ilişkin hükümde yer alan kanunilik şartını taşıyan kurallar olarak kabul edilemeyeceği ortaya konmuştur.

İlgili Kararlar

♦ (Tuğba Arslan [GK], B. No: 2014/256, 25/6/2014)
♦ (Sara Akgül [GK], B. No: 2015/269, 22/11/2018)

Dini İnanç Gereği Giyilen Kıyafet veya Başörtüsüne Karşı Yapılan Müdahalenin Zorunlu Toplumsal İhtiyaca Dayanmaması

Anayasa'nın 24. maddesinin ilk fıkrasında herkesin, vicdan, dinî inanç ve kanaat özgürlüğüne sahip olduğu belirtilmiş, ikinci fıkrasında da bu özgürlüğün doğal bir sonucu olarak özgürlüklerin kötüye kullanılmasını yasaklayan 14. madde hükümlerine aykırı olmamak koşuluyla ibadetin, dinî ayin ve törenlerin serbest olduğu vurgulanmıştır. Üçüncü fıkrada, kimsenin, ibadete, dinî ayin ve törenlere katılmaya, dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamayacağı, dinî inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamayacağı ve suçlanamayacağı ilkesine yer verilmiştir.

Anayasa’nın 24. maddesinin koruduğu hakkın vazgeçilmez olması, din ve vicdan özgürlüğünün, hukukun üstünlüğüne dayanan, etkili ve anlamlı bir demokrasinin temellerinin kurulması ve sürdürülmesi için hayati öneme sahip olması nedeniyledir. Öte yandan din ve vicdan özgürlüğü ancak tanıma, çoğulculuk ve tarafsızlık anlayışı ile temellendirilen bir demokraside korunabilir.

Devlet, toplumda var olan görüşlerden veya yaşam tarzlarından birini “yanlış” kabul etme yetkisine sahip değildir. Bu bağlamda Anayasa’da yer alan sınırlama sebepleri bulunmadıkça, farklılıkların bir arada yaşatılması, çoğunluğun ya da azınlığın hoşuna gitmese de çoğulculuğun bir gereğidir. Din ve vicdan özgürlüğünü koruyan üçüncü anlayış ise bireylerin din ve vicdan özgürlüğünün eşit düzeyde korunmasının teminatı olan laiklikten doğan tarafsızlıktır.

Din özgürlüğü üzerindeki sınırlamanın demokratik bir toplumda zorlayıcı bir toplumsal ihtiyacın karşılanması amacına yönelik ve istisnai nitelikte olması gerekir. Müdahaleyi oluşturan tedbirin zorunlu bir toplumsal ihtiyacı karşıladığının kabul edilebilmesi için amaca ulaşmaya elverişli olması, başvurulabilecek en son çare ve alınabilecek en hafif önlem olarak kendisini göstermesi gerekmektedir. Amaca ulaşmaya yardımcı olmayan veya ulaşılmak istenen amaca nazaran bariz bir biçimde ağır olan bir müdahalenin zorunlu bir toplumsal ihtiyacı karşıladığı söylenemez.

Bu çerçevede AYM dini inanç gereği giyilen kıyafete sınırlama getiren kamu gücü işlem ve eylemlerinin kişinin dinini açığa vurma hakkına bir müdahale teşkil ettiğini kabul etmektedir.

Bu türden müdahalelerin ihlal teşkil edip etmediğinin tespitinde genel olarak zorunlu bir toplumsal ihtiyacı karşılanması ve kamu düzeninin korunmasına yönelik meşru amaçlar ile makul bir orantılılık ilişkisi içinde olan ilgili ve yeterli bir gerekçe gösterilebilmesi göz önüne alınmaktadır. Ayrıca somut olayın niteliğine göre başvurucuların din ve vicdan özgürlüğüne saygı gösterilmesi hakkı ile “başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması” ve “kamu düzeninin sağlanması” için yapılan müdahaleler arasındaki menfaatler dengesinin tartılması gerekliliği söz konusudur.

İlgili Kararlar

♦ (Esra Nur Özbey, B. No: 2013/7443, 20/5/2015)
♦ (B.S., B. No: 2015/8491, 18/7/2018)

Devletin Dinî Cemaatlerin veya Dinsel Azınlık Gruplarının Din ve İnançlarından Kaynaklanan Uygulama Davranışlarına Müdahalesi

Din özgürlüğüne yapılan bir müdahale, zorunlu bir toplumsal ihtiyacı karşılamıyorsa ya da zorunlu bir toplumsal ihtiyacı karşılamakla birlikte orantılı değilse demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun bir müdahale olarak değerlendirilemez.

Din özgürlüğü, dinî toplulukların devletin keyfî müdahalesinden uzak bir şekilde örgütlenmesini de içerir. Buna göre devlet, dinî toplulukların iç işlerine demokratik bir toplumda zorunlu değilse karışmaktan kaçınmak zorundadır.

Demokratik toplumlarda devletin bir arada bulunan farklı din ve inançlar ile aynı din veya inanç içinde yer alan değişik grupların menfaatlerini uzlaştırmak için tedbirler alma ve girişimlerde bulunma yükümlülüğü vardır. Demokratik toplumlarda inanç, düşünce ve hayat tarzları birbirleriyle çatışan insanların barışçıl bir aradalığını ve toplumda her türlü inancın kendisini ifade edebileceği çoğulcu bir ortamı sağlama imkanı her zaman vardır. Bu bağlamda Anayasa’nın 24. maddesinin devlete din özgürlüğünü ihlal etmeme şeklinde yalnızca negatif yükümlülükler değil aynı zamanda bu özgürlüğün rahatça kullanılabileceği bir ortamı sağlama şeklinde pozitif yükümlülükler de yüklediği hatırda tutulmalıdır.

Bununla birlikte devlet, Anayasa'nın 24. maddesinden doğan yükümlülüklerini tarafsız bir şekilde yerine getirmelidir. Söz konusu tarafsızlığın sağlanması ve anayasal düzen içinde yer alan farklı din ve inanç gruplarına yönelik hakkaniyetli politikalar geliştirilebilmesi için inanç gruplarının birbirleriyle ve devletle diyalog yollarının daima açık tutulması gerekir. Anayasa Mahkemesi, tarafların pozisyonlarını değiştirmeyecekleri yönünde kuvvetli işaretler görüldüğünde bile devletin bilhassa inanç alanına ait bir uyuşmazlıkta diyalog yollarını açık tutması gerektiği yönündeki AİHM görüşünü paylaşmaktadır.

Devlet özellikle hassas bir alan olan dinî cemaatlerle ilişkilerinde geniş bir takdir yetkisine sahiptir. Ancak demokratik bir toplumda devlet, prensip olarak dinî cemaatlerin dinî liderlerini nasıl seçeceklerine ve dinî işlere ilişkin olarak kendilerini nasıl yöneteceklerine karışamaz. Bununla birlikte bir dinî uygulama davranışı olarak kabul edilmiş olan dinî cemaatlerin liderlerini seçmesine ilişkin olarak ortaya çıkan uyuşmazlıklarda kamu gücünü kullanan organların karşılaşacakları ilk güçlük, söz konusu uygulama davranışının gerçekten var olup olmadığı ve statüsünün ne olduğunun tespitinde ortaya çıkmaktadır. İkinci güçlük ise uygulama davranışının söz konusu din veya inancın ilkeleri çerçevesinde gerçekleştiğinin ispatı, başka bir deyişle dinsel kuralların veya o topluluğun geleneğine ait kuralların neler olduğunun tespit edilmesi sorunudur.

Devlet tarafından hangi hareket biçiminin bir din veya inancın kurallarına daha uygun olduğunun değerlendirilmesi, söz konusu inanç mensuplarının inancı ihlal edilmeden neleri yapabileceğine, başka bir deyişle bir kişinin neye inanması ve nasıl davranması gerektiğine karar verme  tehlikesini doğurur. Nihai olarak mahkemelerin, idarenin ve kamu gücünü kullanan diğer organların böyle bir tehlikeye karşı bu alandaki değerlendirmelerini dikkatli bir şekilde yapmaları beklenir.

İlgili Kararlar

♦ (Levon Berç Kuzukoğlu ve Ohannes Garbis Balmumciyan [GK], B. No: 2014/17354, 22/5/2019)

Pasaporta Getirilen Sınırlama Nedeniyle Hac İbadetinin Yerine Getirilememesi

Anayasa’nın 24. maddesinde öngörülen din özgürlüğü kişinin herhangi bir inanca sahip olması veya olmamasını, inancını serbestçe değiştirebilmesini, inancını açıklamaya zorlanmamasını, bunlardan dolayı kınanmamasını ve baskı altına alınmamasını güvence altına alarak din özgürlüğünün içsel alanını, aynı şekilde öğretim, uygulama, tek başına veya topluca ibadet ve ayin yapmak suretiyle dinini veya inancını açığa vurma hakkı ile de din özgürlüğünün dışsal alanını tanıyıp koruma altına almıştır.

Din özgürlüğünün dışsal alanında kalan ibadet özgürlüğü savaş, seferberlik ve OHAL gibi olağanüstü yönetim usullerinin benimsendiği dönemlerde Anayasa'nın 15. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan, dokunulması yasaklanan çekirdek haklar arasında değildir. Dolayısıyla bu özgürlük yönünden olağanüstü hâllerde Anayasa'daki güvencelere aykırı tedbirler alınması mümkündür.

Bununla birlikte, Anayasa'nın 15. maddesinde yer alan ölçülülük ilkesi, temel hak ve özgürlüklerin kullanılmasının sınırlandırılması veya durdurulması için başvurulan aracın amacı gerçekleştirmeye elverişli ve bunun için gerekli olmasını, ayrıca araçla amacın ölçülü olmasını gerektirmektedir. Buna göre tedbir, olağanüstü durumu oluşturan tehdit veya tehlikenin ortadan kaldırılması amacına ulaşma bakımından elverişli ve bu amacın gerçekleşmesi için gerekli olmalı; ayrıca ulaşılmak istenen amaç doğrultusunda ortaya çıkan kamu yararı ile temel hak ve özgürlüğü sınırlandıran tedbirin birey üzerindeki olumsuz etkisi arasında orantısızlık bulunmamalıdır.

Bir tedbirin olağanüstü durumu oluşturan tehdit veya tehlikeyi bertaraf etmeye elverişli, bunun için gerekli ve ulaşılmak istenen amaç ile orantılı olup olmadığı hususlarında söz konusu tehdit veya tehlike ile karşı karşıya kalan ve onunla mücadele etme bakımından öncelikli sorumluluğu bulunan kamu makamlarının geniş bir takdir alanı vardır. Bununla birlikte bireysel başvuruya konu edildiğinde alınan tedbirin bu takdir alanını aşıp aşmadığını incelemek Anayasa Mahkemesinin yetkisindedir.

Anayasa Mahkemesi döneminde pasaportların iptal edilmesine ilişkin müdahaleyi özel hayata saygı hakkı bağlamında incelediği Onur Can Taştan kararında, OHAL koşullarında belirli istisnai durumlarda terör örgütü ile bağlantısı olduğu belirlenen kişiler yönünden yurt dışına çıkışı ve yurda girişi sınırlandıracak çeşitli geçici tedbirler alınmasının mümkün olduğunu ancak bu tedbirlerin kamu düzeni ve güvenliğinin sağlanması amaçları doğrultusunda OHAL uygulanmasının zorunluluğunun kişilerin özel durumlarıyla ilişkilendirilerek yeterli bir şekilde ortaya konulması gerektiğini kabul etmiştir. Anayasa Mahkemesi bahsi geçen kararda ayrıca OHAL koşulları ve özellikle darbe teşebbüsü sonrasındaki süreç dikkate alındığında terör örgütlerinin millî güvenlik aleyhine yurt dışında ve yurt içinde gerçekleştirdiği faaliyetleri engellemek, terör örgütü ile mücadele kapsamında yürütülen idari ve adli soruşturmaların etkin bir şekilde yapılmasını sağlamak amaçlarıyla anılan yapılarla ilgisi tespit edilen kişilerin yurt dışına çıkışlarını ve yurda girişlerini kontrol edecek geçici tedbirler uygulanmasının kamu düzeni ile güvenliğinin sağlanması amacına yönelik gerekli ve amacı gerçekleştirmeye elverişli bir tedbir olmadığının söylenemeyeceğini belirtmiştir.

Bu ilkeler doğrultusunda Murat Aydın (2), B. No: 2020/24924, 3/5/2023 kararında Anayasa Mahkemesi, müracaatından 8 yıl sonra kendisine ve ailesine kura çıkmasına rağmen pasaportundaki tahdit nedeniyle hac ibadetini yerine getiremeyen başvurucunun kamu otoritelerinin aldığı tedbir nedeniyle katlandığı külfet ile başvuru konusu tedbirin amacı arasında adil bir denge kurulmasına yönelik ilgili ve yeterli bir gerekçe sunulmadığından hareketle ihlal sonucuna ulaşmıştır.

İlgili Kararlar

♦ (Murat Aydın (2), B. No: 2020/24924, 3/5/2023)