Maddi ve Manevi Varlığın Korunması Hakkına Dair Emsal Kararlar
< Maddi ve Manevi Varlığın Korunması Hakkı Ana Sayfa
Ailenin Korunması ve Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesine Yönelik Koruma Tedbirlerinin Alınması/Uygulanması Bakımından Devletin Pozitif Yükümlülüğünün İhlali
Anayasa'da güvence altına alınan kişinin maddi ve manevi varlığını koruma hakkı devlete pozitif ve negatif ödevler yükler. Söz konusu pozitif yükümlülükler haklara saygıyı sağlamaya yönelik mevcut idari ve yasal mevzuat kapsamında gereken ölçüde makul pratik tedbirlerin alınmasını zorunlu kılar. Ailenin korunması ve kadına karşı şiddetin önlenmesi için etkili ve süratli bir yöntem izlenmesi, şiddete maruz kalan veya uğrama tehlikesi altında olan kişinin gecikmeksizin korunması amacıyla 6284 sayılı Kanun hükümlerine göre koruyucu tedbirler kapsamında koruyucu tedbir kararlarının gereklerine aykırı hareket etmesi hâlinde şiddet uygulayana zorlama hapsi uygulanabilir.
Benzer şekilde devletin pozitif tedbirler alma yükümlülüğü konusunda Anayasa’nın 20. ve 41. maddeleri, anne baba ve çocuk arasındaki bağın devamlılığını sağlamak üzere tedbirler alınmasını isteme hakkını ve kamusal makamların bu tür tedbirleri alma yükümlülüğünü de içermektedir.
Diğer taraftan bu yöndeki pozitif yükümlülüğün sonuç yükümlülüğü olmadığı ve uygun araçların kullanılması yükümlülüğü olduğunun hatırlatılması gerekir. Dolayısıyla bu yükümlülük her davada başarılı olunması veya mağdurların olaylarla ilgili beyanlarıyla bağdaşan bir sonuca varılması gerektiği anlamına gelmemektedir. Bununla beraber kural olarak maddi ve manevi varlığın korunması hakkı kapsamında ailenin korunması ve kadına yönelik şiddetin engellenmesine yönelik talepler içeren davaların, olayın gerçekleştiği koşulları belirleyecek ve iddiaların doğruluğunun kanıtlanması hâlinde sorumlularının tespit edilerek uygun telafi imkânlarını sağlayacak nitelikte olması gerekmektedir.
İlgili Kararlar
♦ (M.L. ve diğerleri, B. No: 2014/7469, 22/11/2017)
♦ (A.Z.Ö., B. No: 2014/546, 19/12/2017)
♦ (Ö.T., B. No: 2015/16029, 19/2/2019)
♦ (K.Ş., B. No: 2016/14613, 17/7/2019)
♦ (Nuriye Ayhan Altıner, B. No: 2020/1327, 4/10/2023)
Yargılamada Usul Güvencelerinin Tanınmaması veya Yargı Kararlarının Uygulanmaması Yoluyla Devletin Pozitif Yükümlülüklerinin İhlali
Kişilerin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme ile özel hayata saygı hakları kapsamındaki uyuşmazlıkların yargı makamlarınca anılan temel haklara ilişkin anayasal güvencelerin gözetildiği ve adil yargılanma güvencelerini haiz bir yargılama faaliyeti kapsamında incelenmesi gereklidir. Bu gereklilikler, üçüncü kişilerin bireylerin hak ve özgürlüklerine yaptığı haksız müdahalelere kamu makamları tarafından müsamaha gösterilmemesi zorunluluğundan kaynaklanır. Zira mahkemeler, özel hukuk ilişkisi kapsamındaki uyuşmazlıkları çözümleyerek temel hakka ilişkin güvenceleri korumaktadır. Bu noktada uyuşmazlıkların yargısal makamlar önüne taşınması ve hakkaniyete uygun bir yargılama yapılarak çözümlenmesi devletin pozitif yükümlülüklerinin bir parçasını oluşturur.
Anayasanın 17. maddesinde tanımlanan maddi ve manevi varlığın korunması ve geliştirilmesi hakkını doğrudan etkilemesi durumunda muhatap olan bireylere sağlanması gereken usul güvencelerinin en önemli unsurlarından biri, kamusal makamların eylem veya ihmallerini bağımsız yargısal bir makam önüne taşıma ve gerektiği şekilde inceletebilme imkânıdır. Salt bu makamlara başvuru imkânının sunulması değil, ilgili kamusal makamların konuya gereken özenle yaklaşmaları, ilgili tüm menfaatleri gözeterek bir denge tesis etmeleri, bunun için de bireylerin sürece etkin katılımı sağlanarak tüm itiraz ve delillerini sunma, inceletme ve esasa etkili tüm iddialarının gerekçeleriyle karşılanması olanağını elde etmeleri, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkının içerdiği güvenceleri koruyacak ve başvurucunun zararlarını tazmin edecek yeterli gerekçeler içermesi zaruridir.
Aynı şekilde bir hukuk sisteminde hukuk kurallarının ve yargı kararlarının uygulanabilirliği hukuki öngörülebilirlik ilkesiyle yakından ilişkili olup yasal altyapıyı kurduktan sonra hayata geçmesini sağlamak devletin pozitif yükümlülüklerinin gereğidir.
Anayasa’nın 17. maddesinde güvence altına alınan maddi ve manevi varlığın korunması ve geliştirilmesi hakkı bu suretle devletin pozitif yükümlülüklerinin yerine getirilmemesi sonucunu doğurabilir.
♦ (Mehmet Kurt [GK], B. No: 2013/2552, 25/2/2016) (Çevre hakkının korunması)
♦ (T.A.A., B. No: 2014/19081, 1/2/2017) (Ayrımcılık yasağı)
♦ (Ebru Bilgin [GK], B. No: 2014/7998, 19/7/2018) (İşyerinde psikolojik taciz/Mobbing)
♦ (Türkan Aydoğmuş, B. No: 2018/19000, 12/1/2022) (İşyerinde psikolojik taciz/Mobbing)
♦ (Zülküf Kılıç, B. No: 2018/27032, 14/9/2022) (İşyerinde psikolojik taciz/Mobbing)
♦ (Sevda Yılmaz, B. No: 2017/37627, 2/3/2023) (Engellilik temeli ayrımcılık)
♦ (Yasemin Pelenk ve diğerleri, B. No: 2017/33865, 1/11/2023) (Çevre hakkının korunması)
♦ (Abdurrahman Aziz Arslan, B. No: 2020/14649, 16/5/2024 (İdare uygulamasından kaynaklı yükümlülüğün yerine getirilememesi)
♦ (K.G. ve diğerleri, B. No: 2021/12621, 18/9/2024) (Tıbbî ihmal)
Maddi ve Manevi Varlığın Korunmasına İlişkin Müdahalenin Kanuni Temelinin Bulunmaması
Anayasa’nın 17. maddesi kapsamında yapılan bir müdahalenin kanunilik şartını sağladığının kabulü için müdahalenin kanuni bir dayanağının bulunması zaruridir. Bununla birlikte temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılmasına ilişkin kanunların şeklen var olması yeterli değildir. Kanunilik ölçütü aynı zamanda maddi bir içeriği de gerektirmekte olup bu noktada kanunun niteliği önem kazanmaktadır. Kanunla sınırlama ölçütü, sınırlamanın erişilebilirliğini, öngörülebilirliğini ve kesinliğini ifade etmekte; böylece uygulayıcının keyfî davranışlarının önüne geçtiği gibi kişinin hukuku bilmesine de yardımcı olmakta, bu yönüyle hukuk güvenliği teminatı sağlamaktadır.
Kanunun, bu gerekliliklere uygun olduğunun söylenebilmesi için yeterince ulaşılabilir olması yani vatandaşların belirli bir olaya uygulanabilir nitelikteki hukuk kurallarının varlığı hakkında yeterli bilgiye sahip olabilmesi, ayrıca ilgili normun keyfîliğe karşı uygun bir koruma sağlaması, yetkili makamlara verilen yetkinin genişliğini ve icra edilme biçimlerini yeterli bir netlikte tanımlaması gerekmektedir
Bu doğrultuda örnek olarak Anayasa Mahkemesi kararlarında çocukluk dönemi genel ve zorunlu aşı uygulaması ve Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 75. maddesinde öngörülen iç beden muayenesine dair kanuni sınırlamalara riayet etmeme gibi durumların kanunilik yönünden maddi ve manevi varlığın korunması hakkını ihlal ettiği tespit edilmiştir.
İlgili Kararlar
♦ (Halime Sare Aysal [GK], B. No: 2013/1789, 11/11/2015) (Çocukluk dönemi zorunlu aşıları)
♦ (B.P.O. [GK], B. No: 2015/19012, 27/3/2019) (İç beden muayenesi)
Etkili Soruşturma Yükümlülüğünün İhlali
Anayasa'nın 17. maddesinin birinci fıkrasında, herkesin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahip olduğu belirtilmekte olup söz konusu düzenleme, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 8. maddesinde düzenlenen özel hayata saygı hakkı kapsamında güvence altına alınan fiziksel ve zihinsel bütünlüğün korunması hakkına karşılık gelmektedir. Bireyin fiziksel ve zihinsel bütünlüğü, Anayasa'nın 17. maddesinde yer verilen kişinin maddi ve manevi varlığı kapsamında yer almaktadır. Devlet, bireyin maddi ve manevi varlığının bir parçası olan fiziksel ve zihinsel bütünlüğe keyfî olarak müdahale etmemek ve üçüncü kişilerin saldırılarını önlemekle yükümlüdür.
Devletin pozitif yükümlülüğünün bir parçası olarak usul yükümlülüğü bulunmaktadır. Bu usul yükümlülüğü çerçevesinde devlet, her türlü fiziksel ve ruhsal saldırı olayının sorumlularının belirlenmesini ve gerekiyorsa cezalandırılmasını sağlayabilecek etkili resmî bir soruşturma yürütmek durumundadır.
Bireysel başvuru kapsamında yapılacak değerlendirmede yeterli usule ilişkin güvenceleri sunan etkili bir ceza soruşturması yürütülüp yürütülmediği incelenirken soruşturmanın derhâl başlaması, bağımsız bir biçimde ve kamu denetimine tabi olarak özenle ve süratle yürütülmesi ve etkili olması unsurları araştırılmaktadır. Bu kapsamda etkili bir başvuru yolundan söz edebilmek için başvuru yolunun sadece hukuken mevcut bulunması yeterli olmayıp bu yolun uygulamada fiilen de etkili olması ve başvurulan makamın ihlal iddiasının özünü ele alma yetkisine sahip bulunması gereklidir. Başvuru yolunun bir hak ihlali iddiasını önleyebilme, devam etmekteyse sonlandırabilme veya sona ermiş bir hak ihlalini karara bağlayabilme ve bunun için uygun bir tazminat sunabilmesi hâlinde ancak etkililiğinden söz etmek mümkün olabilir. Yine, vuku bulmuş bir hak ihlali iddiası söz konusu olduğunda, tazminat ödenmesinin yanı sıra sorumluların ortaya çıkarılması bakımından da yeterli usuli güvencelerin sağlanması gerekir.
İlgili Kararlar
♦ (Gözde Başar, B. No: 2016/3122, 28/5/2019)
♦ (Mehmet Aytaç, B. No: 2017/26514, 11/2/2021)
♦ (İrfan Karaca, B. No: 2020/4536, 18/9/2024)
Evli Kadının Evlilik Öncesi Soyadını Tek Başına Kullanamaması
Anayasa’nın 17. maddesinin birinci fıkrasında, herkesin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahip olduğu belirtilmekte olup, bu düzenlemede yer verilen maddi ve manevi varlığı koruma ve geliştirme hakkı, Sözleşme’nin 8. maddesi çerçevesinde özel yaşama saygı hakkı kapsamında güvence altına alınan fiziksel ve zihinsel bütünlük hakkı ile, bireyin kendisini gerçekleştirme ve kendisine ilişkin kararlar alabilme hakkına karşılık gelmektedir. Bireyin yaşamıyla özdeşleşen ve kişiliğinin ayrılmaz bir unsuru haline gelen, birey olarak kimliğin belirlenmesinde en önemli unsurlardan biri ve vazgeçilmez, devredilmez, kişiye sıkı surette bağlı bir kişilik hakkı olan soyadının da kişinin manevi varlığı kapsamında olduğu açıktır.
Kadının evlenmeden önceki soyadını kullanmasına yetkili idari ve yargısal merciler tarafından izin verilmemesi şeklindeki uygulamanın, kişinin kimliğinin belirlenmesinde en önemli unsurlardan biri olan soyadının vazgeçilemezlik, devredilemezlik ve kişiye sıkı surette bağlı olma niteliklerinin kadının soyadı bakımından geçerliliğini etkilediği görülmekle, belirtilen uygulamanın Anayasa’nın 17. maddesinde tanımlanan manevi varlığın korunması ve geliştirilmesi hakkına yönelik bir müdahale oluşturduğu açıktır.
Anayasa Mahkemesi Sevim Akat Eşki kararıyla birlikte 4721 sayılı Medeni Kanun’un “Kadının soyadı” başlıklı 187. Maddesine istinaden derece mahkemelerinin evli kadının kocasının soyadını kullanmaksızın yalnızca evlilik öncesi soyadını kullanma hakkının bulunmadığı yönündeki tespitlerini anayasaya aykırı bulmuştur. Anayasa Mahkemesi, ilgili Kanun hükmünün Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi hükümleri ile çatıştığını tespit ederek; uyuşmazlığı karara bağlayan derece mahkemelerinin Anayasa’nın temel hak ve özgürlüklere ilişkin anlaşmalar ile çatışan kanunları zımnen ilga eder nitelikte gördüğü 90. Maddesinin beşinci fıkrasını gözetmeden, kadınların evlilik birliği içinde evlenmeden önceki soyadlarını kullanma taleplerinin reddedilmesini Anayasa’nın 17. maddesinde güvence altına alınan manevi varlığın korunması ve geliştirilmesi hakkının ihlali olarak kabul etmiştir.
İlgili Kararlar
♦ (Sevim Akat Eşki, B. No: 2013/2187, 19/12/2013)
♦ (Gülsim Genç, B. No: 2013/4439, 6/3/2014)
♦ (Neşe Aslanbay Akbıyık, B. No: 2014/5836, 16/4/2015)
Nüfus Kaydının Düzeltilmesine İlişkin Sorunlar
Nüfus kaydının düzeltilmesi kapsamında ad, soyadı, cinsiyet, doğum kaydı gibi nüfus kayıtlarının düzeltilmesi davaları bulunmaktadır. Ad, soyadı, cinsiyet, doğum kaydı gibi kişilere ait kimlik bilgileri ve aile bağları ile ilgili bilgiler vazgeçilmez, devredilmez, feragat edilmez ve kişiye sıkı surette bağlı kişilik hakları kapsamındadır.
Kimlik bilgilerini koruma, kamu düzeninin işleyişine engel olmayan değişiklik taleplerinin kamusal makamlarca karşılanmasını da içerir. Bu bağlamda bu tür taleplerin ileri sürülebilmesine ve incelenmesine olanak sağlayan idari ya da yargısal başvuru yollarının oluşturulması ve kapsamı belirli ulusal ve uluslararası düzenlemeler çerçevesinde uygun görülen taleplerin karşılanması gerekir. Uyuşmazlığın çözümünde derece mahkemelerinin; takdirlerinin gerekçelerini, bireyin kanun yoluna müracaat imkânını da etkili şekilde kullanabilmesini sağlayacak surette ayrıntılı olarak ortaya koymaları gerekmektedir.
İlgili Kararlar
♦ (B.U., B. No: 2013/2414, 6/1/2016)
♦ (Aslan Faruk Toprak, B. No: 2013/2957, 24/3/2016)
Şeref ve İtibar Hakkının Korunmasında Devletin Pozitif Yükümlülüğünü Yerine Getirmemesi
Devletin bireyin manevi varlığının bir parçası olan kişisel şeref ve itibarına üçüncü kişilerin saldırılarını önlemek şeklinde pozitif yükümlülüğü bulunmaktadır. Kişisel itibarın korunmasını isteme hakkının gerekçesiz olarak veya Anayasa Mahkemesince ortaya konulan kriterleri karşılamayan bir gerekçe ile korunmaması Anayasa'nın 17. maddesini ihlal edecektir. Bu doğrultuda yargı mercilerinin farklı çıkarları dengelerken sahip oldukları takdir paylarını Anayasa'da yer alan pozitif yükümlülüklere uygun kullanmamaları kişinin maddi ve manevi varlığını koruma hakkının ihlali sonucunu ortaya çıkarabilecektir.
İlgili Kararlar
♦ (Kasım İlimoğlu (2), B. No: 2015/14545, 29/11/2018)
♦ (Çetin Doğan (2) [GK], B. No: 2014/3494, 27/2/2019)
♦ (İbrahim Özden Kaboğlu [GK], B. No: 2015/18503, 30/5/2019)
♦ (Ü.B.K., B. No: 2015/2536, 4/7/2019)
♦ (Ali Suat Ertosun (12), B. No: 2016/14295, 3/11/2020)
♦ (Sadi Yıldırımoğlu, B. No: 2021/24447, 20/12/2023)
Tıbbi Müdahaleler Neticesinde Fiziksel ve Ruhsal Bütünlüğün İhlali
Bireylerin kendilerine sağlanan tıbbi tedavinin seçimine katılmaları ve bu konuda rızalarının alınması ile maruz kalabilecekleri sağlık risklerini değerlendirebilmeleri için gerekli bilgiyi edinebilmeleri, Anayasa’nın 17. maddesinin birinci fıkrasında korunan kişinin maddi ve manevi varlığını koruma hakkı kapsamına girer. Tıbbi müdahaleden önce kişinin gerektiği şekilde rızasının alınmaması kişinin maddi ve manevi varlığını koruma hakkına bir müdahale oluşturabilir. İstisnai haller dışında, tıbbi müdahale ilgili kişinin ancak bilgilendirilip rızası alındıktan sonra yapılabilir. Hastaların durumun farkında olarak karar verebilmelerini sağlamak için, kendilerine uygulanması düşünülen tedavi ve bununla bağlantılı riskler hakkında bilgilendirilmiş olmaları gerekir. Bunun yanı sıra, yapılan bilgilendirme ile tıbbi müdahale arasında, hastanın sağlıklı bir kanaate varmasını sağlayacak uygun bir süre bulunmalıdır.
Devletin kişilerin maddi ve manevi varlıklarına yönelen müdahaleleri önleme, önlenememiş olan müdahalelere yönelik olarak da gerekli soruşturma, kovuşturma, failleri tespit edip cezalandırma ve gerektiğinde bundan doğan zararları etkili bir şekilde bizzat karşılama veya sorumlularına karşılatma yükümlülüğü bulunmaktadır.
İlgili Kararlar
♦ (Ahmet Acartürk, B. No: 2013/2084, 15/10/2015)
♦ (Hamdullah Aktaş ve diğerleri [GK], B. No: 2015/10945, 19/7/2018)
♦ (Fındık Kılıçaslan, B. No: 2015/97, 11/10/2018)
♦ (Emrah Egeç, B. No: 2015/9714, 11/12/2018)
♦ (Eliçe Aydın ve diğerleri, B. No: 2015/5228, 20/3/2019)
♦ (Arif Koca ve Zübeyde Koca, B. No: 2015/8483, 15/1/2020)
♦ (Onurhan Çakmak ve diğerleri, B. No: 2016/6776, 16/1/2020)
♦ (Alper Bahtım Kartal, B. No: 2018/2700, 30/6/2021)
♦ (Ramazan Çakmakçı, B. No: 2017/40333, 18/5/2021)
♦ (Bilal Güvendi ve Şevket Güvendi, B. No: 2018/1571, 4/7/2022)
♦ (Osman Aksoy, B. No: 2018/36650, 2/11/2022)
♦ (Secdiye Başaran, B. No: 2020/1066, 1/2/2023)
♦ (K.G. ve diğerleri, B. No: 2021/12621, 18/9/2024)
Tıbbi İhmal İddialarını İçeren Yargılamada Hizmet Kusurunun Giderilmesinde Yetersiz Tazminat
Anayasa Mahkemesi istisnai durumlarda fiziksel ve ruhsal bütünlüğe müdahale edilen olaylara ilişkin açılan davalarda hükmedilen tazminat miktarının düşüklüğünü maddi ve manevi varlığın korunması bakımından ihlaline hükmedebilmektedir. Örnek olarak sağlık durumu itibarıyla askerliğe elverişli olmayan başvurucunun askere alınması nedeniyle hizmet kusuru bulunduğu derece mahkemesinin kararlarıyla ortaya konulmuş, ancak söz konusu hizmet kusurunun giderilmesinde başvurucuya oldukça düşük miktarda tazminata hükmedildiği olayda Anayasa Mahkemesi, tazminat miktarının yeterli bir giderim sağlayıp sağlamadığı ile sınırlı olarak inceleme yapmış ve neticede maddi ve manevi varlığının korunması hakkı bakımından devletin pozitif yükümlülüğünün yerine getirildiğinin kabul edilemeyeceği sonucuna ulaşılmıştır.
İlgili Kararlar
Unutulma Hakkının İhlali
İnternet'in etkin olarak kullanılmasıyla beraber ifade ve basın özgürlükleri ile şeref ve itibarın korunması arasındaki denge ilkinin lehine bozulmuştur. İfade ve basın özgürlüğü ile şeref ve itibarın korunması hakkı, eşit düzeyde koruma gerektiren temel hak ve özgürlüklerdir. Bu nedenle bozulan dengenin her iki temel hak arasında tekrar kurulması zorunluluk olmuştur. İnternet haberciliği ile birlikte unutulmanın zor olduğu günümüzde anılan dengenin tekrar kurulabilmesi şeref ve itibar yönünden bireylerin unutulma hakkının kabul edilmesi ile mümkün olabilir. Bu bağlamda unutulma hakkı adil dengenin kurulması için vazgeçilmez niteliktedir.
Anayasa'nın 17. maddesinin birinci fıkrasında mündemiç negatif yükümlülüğe, Anayasa'nın 5. maddesi dikkate alınarak bireyin maddi ve manevi varlığına etkin bir saygının sağlanması için gerekli pozitif yükümlülükler eklenebilir. Bu yükümlülükler, kişilerin birbirleri ile olan ilişkilerini de kapsayacak şekilde kişisel itibarının korunmasını isteme hakkına saygının güvence altına alınması amacıyla birtakım tedbirler alınmasını gerektirebilir. Bu tedbirlere, kişisel itibarın üçüncü kişilerin müdahalelerine karşı korunması hususunda da başvurulabilir. Dolayısıyla unutulma hakkı kişilerin manevi varlıklarını geliştirmelerine bir fırsat vermek açısından devletin pozitif yükümlülüğünün bir sonucudur.
Unutulma hakkının İnternet gazete arşivlerindeki her türlü haber yönünden uygulanmasını beklemek mümkün değildir. Nitekim özellikle basın özgürlüğü temelinde gazete arşivinin araştırmacılar, hukukçular veya tarihçiler için önem taşıyan veriler olduğu açıktır. Bu durumda bir İnternet haberinin unutulma hakkı kapsamında İnternet'ten çıkarılabilmesi için yayının içeriği, yayında kaldığı süre, güncelliğini yitirme, tarihsel bir veri olarak kabul edilememe, kamu yararına katkısı (toplumsal açıdan haberin değeri, haberin geleceğe ışık tutan niteliği) habere konu kişinin siyasetçi veya ünlü olup olmadığı, haber veya makalenin konusu, bu bağlamda haberin olgusal gerçekler ya da değer yargısı içerip içermediği, halkın ilgili veriye yönelik ilgisi gibi hususların her somut olay açısından incelenmesi gerekmektedir.
İlgili Kararlar
Tam Yargı Davalarında Uyuşmazlığın Anayasanın Öngördüğü Özen ve Derinlikte İncelenmemesi
Devletin, kişilerin maddi ve manevi varlıklarına yapılan müdahaleler bakımından söz konusu pozitif yükümlülüğü; ihtilaflar açısından müdahalelere karşı etkili mekanizmalar kurmak, bu kapsamda gerekli usule ilişkin güvenceleri sunan yargısal prosedürleri sağlamak ve bu suretle yargısal ve idari makamların etkili ve adil bir karar vermesini temin etmek sorumluluğunu da içermektedir.
İdarenin eyleminden kaynaklanan ihlalin tespiti ve tazminat ödenmek suretiyle giderilmesi amacıyla oluşturulmuş bir mekanizma olan tam yargı davasında, devletin pozitif yükümlülüklerine uygun nitelikte bir inceleme yapılmaması, başvurulan makamın ihlal iddiasının özünü ele alma yetkisine sahip bulunması gereklidir. Başvuru yolunun ancak bir hak ihlali iddiasını önleyebilmesi, devam etmekteyse sonlandırabilmesi veya sona ermiş bir hak ihlalini karara bağlayabilmesi, bunun için uygun bir giderim sunabilmesi hâlinde etkililiğinden söz etmek mümkün olabilir.
İlgili Kararlar
♦ (Osman Konuktar, B. No: 2013/5670, 23/3/2016)
♦ (Teyfik Özdurmuşoğlu, B. No: 2014/20406, 8/11/2017)
♦ (M.L. ve diğerleri, B. No: 2014/7469, 22/11/2017)
♦ (Ebru Bilgin [GK], B. No: 2014/7998, 19/7/2018)
♦ (Bircan Çelik ve Meryem Çelik, B. No: 2015/8572, 12/9/2018)
♦ (Ü.B.K., B. No: 2015/2536, 4/7/2019)
♦ (M.U., B. No: 2017/17753, 10/2/2021)
Gebeliğin Sonlandırılması Talebinin Sürüncemede Bırakılması
Gebeliğin sona erdirilmesinin izne bağlanmasının amacı ceninin korunmasıdır. Gebelik kadının vücudunda meydana gelen ve onun maddi ve manevi varlığıyla doğrudan bağlantılı olan fizyolojik bir olaydır. Dolayısıyla gebeliğin sonlandırılması kararı özerk bir birey olarak kadının kendi vücudu üzerindeki tasarruf yetkisiyle de yakından ilgilidir. Buna mukabil ceninin korunması, kadının tek taraflı iradesiyle gebeliği sonlandıramayacağının kabulünü gerektirir. Bu bağlamda kanun koyucunun bir suç neticesinde gerçekleşen gebeliklerin yirmi haftadan fazla olmamak kaydıyla izinle sonlandırılabilmesine imkân sağladığı anlaşılmaktadır. Kanun koyucu on haftasını doldurmuş ancak henüz yirmi haftasını tamamlamayan gebeliğin sonlandırılmasını izne bağlarken kadının kişisel özerklik ve bireyin vücut bütünlüğünün korunması hakkı ile ceninin menfaatleri arasında adil bir denge kurmaya çalışmıştır. Dolayısıyla gebeliğin sonlandırılmasının izne bağlanması suretiyle kişisel özerklik ve vücut bütünlüğünün korunması hakkına yapılan müdahalenin demokratik toplum düzeninin gereklerine uygunluk kriterini sağladığı değerlendirilmiştir.
Bununla birlikte kadının kişisel özerklik ve vücut bütünlüğünün korunması hakkına yapılan müdahalenin orantılı olması gerekmektedir. Bu bağlamda kanun koyucunun gebeliğin sonlandırılması imkânına erişimi imkânsız kılan veya zorlaştıran düzenlemeleri ya da derece mahkemelerinin bu imkânı anlamsız hâle getiren yorum ve uygulamaları müdahaleyi orantısız kılabilir.
İlgili Kararlar
♦ (R.G. [GK], B. No: 2017/31619, 23/7/2020)
♦ (A.J., B. No: 2020/11939, 17/4/2024)
Cinsiyet Değişikliği Talebinin Üreme Yeteneğinden Sürekli Biçimde Yoksun Olma Şartının Sağlanmaması Nedeniyle Reddi
Anayasa’nın 17. maddesinin birinci fıkrasında, herkesin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahip olduğu belirtilmekte olup bu düzenlemede yer verilen maddi ve manevi varlığı koruma ve geliştirme hakkı Sözleşme’nin 8. maddesi çerçevesinde özel yaşama saygı hakkı kapsamında güvence altına alınan fiziksel ve ruhsal bütünlük hakkı ile bireyin kendisini gerçekleştirme ve kendisine ilişkin kararlar alabilme hakkına karşılık gelmektedir.
Türk Medeni Kanunu’nun 40. Maddesinin ilk fıkrasında cinsiyet değişikliği talebinin kabulü için bazı koşullar öngörülmüştür. Buna göre mahkemece cinsiyet değişikliğine izin verilebilmesi için cinsiyetini değiştirmek isteyen kimsenin mahkemeye şahsen başvuruda bulunması, on sekiz yaşını doldurmuş bulunması, evli olmaması, transseksüel yapıda olması, cinsiyet değişikliğinin ruh sağlığı açısından zorunlu olması, üreme yeteneğinden sürekli biçiminde yoksun bulunması gerekmekte ve belirtilen son üç koşulun bir eğitim ve araştırma hastanesinden alınacak sağlık kurulu raporuyla belgelenmesi gerekmektedir.
Üreme yeteneğine sahip transseksüel kişilerin cinsiyet değişikliğine mahkemece izin verilebilmesinin de diğer koşulların yanı sıra üreme yeteneğinden sürekli biçimde yoksun olmalarına bağlı kılınması bu kişilere bu amaçla tıbbi bir müdahalede bulunulmasını gerektirmektedir. Bu durumda üreme yeteneğinden yoksun olma, diğer bir ifadeyle kısırlık şartı fiziksel cinsiyet değişiminden önce bunu sağlayan ameliyata erişim koşulu olarak düzenlenmiştir. Doğumdan itibaren bu yeteneğe sahip olan kişilerin iradi olarak bundan vazgeçmeleri sterilizasyon işlemine tabi tutulmalarıyla mümkündür. Diğer taraftan üreme yeteneği bulunan transseksüel kişinin tıbbi yöntemlere uygun şekilde cinsiyet değiştirme ameliyatı olduğunda bu ameliyatın doğal sonucu olarak üreme yeteneğinden de sürekli biçimde yoksun kalacağı kuşkusuzdur. Ancak uygulamada, üreme yeteneği bulunan transseksüel bireyler bakımından cinsiyet değiştirme ameliyatı sonrasında üreme yeteneğinden sürekli biçimde yoksun kalınacağı şüphesizken, söz konusu ameliyat öncesinde üreme yeteneğinden vazgeçilmesini sağlayan tıbbi bir müdahaleye tabi tutulmasının gerekliliği müdahaleyi yapan makamlar ve derece mahkemelerinin gerekçelerinde ve gerekçeye dayanak olan düzenlemede ortaya konulamamaktadır. Bu gerekçelerle Anayasa Mahkemesi Anayasa’nın 17. maddesinde güvence altına alınan maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkının ihlal edildiğine hükmedebilmektedir.
İlgili Kararlar
Ceza İnfaz Kurumlarında Manevi Varlığın Korunmasına Yönelik Sınırlamalar
Ceza infaz kurumunda bulunma insan onurundan feragat edilmesini gerektirmez. Diğer bireyler gibi mahpuslar da korunmaya değer onura sahiptir. Ceza infaz kurumlarının güvenliği sağlayacak tedbirlerin alınması konusunda geniş takdir yetkileri bulunsa da alınacak tedbirlerin tutuklu ve hükümlülerin tutulma hâlinin gerektirdiğinin ötesinde manevi üzüntüye düçar olmalarına yol açmamalıdır.
İlgili Kararlar
♦ (Emre Sönmez, B. No: 2019/890, 13/1/2022)
♦ (Abdulkadir Durmuş, B. No: 2018/35662, 3/11/2022)
İnternete Erişimin Engellenmesi Taleplerinin Reddedilmesi Nedeniyle Başvurucuların Şeref ve İtibarının Korunması Hakkına Yönelik Etkili Bir Başvuru Yolunun Bulunmaması
Anayasa Mahkemesi Keskin Kalem Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. ve diğerleri kararında, ifade ve basın özgürlüklerine yönelik süregelen ihlalin ve sonuçlarının giderilebilmesi ve benzeri yeni ihlallerin önüne geçilebilmesi için ülkemizde hâlihazırda işleyen mevcut sistemin yeniden ele alınması ihtiyacını ortaya koymuştur. Anayasa Mahkemesi, internet ortamının yarattığı güçlükler nedeniyle devlete her durumda ve otomatik olarak çelişmeli bir yargılama yürütme konusunda pozitif bir yükümlülük yüklenemeyecek olsa da taraf teşkilinin sağlandığı durumlarda devletin bu kişilerin müdahaleye karşı delil sunmak da dâhil olmak üzere savunmalarını ortaya koyma imkânı bulabilecekleri, hukuki dinlenilme ve çelişmeli yargılama hakkına sahip olabilecekleri yargısal bir sistem kurmakla ve etkili bir adli denetim mekanizması oluşturmakla yükümlü olduğunu vurgulamıştır.
Sözü edilen kararda Anayasa Mahkemesi, internet ortamının organize edilmesi hususunda benimsenecek devlet politikasının bir parçası olan kanuni düzenlemeleri yapmanın yasama organının takdirinde olduğunu belirterek çevrim içi ortama yönelik müdahalelerin Anayasa'nın 13. maddesi uyarınca demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun olması ve Anayasa'nın 26. maddesinin ihlaline yol açmaması için yapılacak yeni kanuni düzenlemelerde dikkate alınmasında yarar görülen asgari standartlara ilişkin önerilerde bulunmuştur.
İ.D. ve diğerleri [GK], B. No: 2016/14513, 28/12/2022 kararında ise sorunun yalnızca ifade özgürlüğü ihlallerine yol açmakla kalmayıp 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun'un 9. maddesinin temel güvencelere sahip olmaması nedeniyle kişilik haklarına yönelik saldırılara karşı da etkin bir koruma sağlayamadığı ortaya konulmuştur. Anayasa Mahkemesi ayrıca üçüncü kişilerce kişilik haklarına yapılan müdahaleler için makul bir başarı şansı sunabilecek ve bir çözüm sağlayabilecek nitelikte etkili başvuru yolu olarak nitelendirdiği özel hukuk yolunun da Yargıtay içtihadı ile kişilik haklarının ihlal edildiği iddiasıyla internet içeriğine erişimin engellenmesi taleplerine kapatıldığını tespit etmiştir. Dolayısıyla hâlihazırda erişimin engellenmesi taleplerinin reddedilmesi nedeniyle başvurucuların müdahale edilen şeref ve itibarın korunması hakkına hukuki çare arayabilecekleri etkili bir başvuru yolu bulunmadığı sonucuna varılmıştır.
İlgili Kararlar
Maddi ve Manevi Varlığının Korunması ve Geliştirilmesi Hakkıyla Bağlantılı Etkili Başvuru Hakkının İhlali
Maddi ve manevi varlığın korunması hakkına yönelik eylemler ya da ihmaller konusunda muhataplarınca dava açılması, itirazlarda bulunulması ve hukuka aykırılıkların tespit edilerek kaldırılması konusunda hukuki yollara başvurulması doğaldır. Devletin maddi ve manevi varlıklarının korunması hakkına müdahale edilmesini önleyecek ve müdahale edildiği takdirde giderim sağlayacak etkili hukuki başvuru yollarını hayata geçirmesi ve bu yolları işlevsel kılması gerekir.
Bu anlamda maddi ve manevi varlığın korunması hakkına müdahale teşkil ettiği ve kaldırılması gerektiği konusunda ileri sürülecek iddiaların esasının incelenmesine imkân sağlayan ve gerektiğinde uygun bir telafi yöntemi sunan etkili hukuk yollarının olması ilgililere etkili başvuru hakkının sağlanması bakımından bir gerekliliktir.
Bireylerin maddi ve manevi varlığının korunması hakkına yönelik hukuka aykırı müdahalelerin giderilmesi amacıyla öngörülen dava hakkının mevzuatta yer alması tek başına yeterli olmayıp bu yolun aynı zamanda pratikte de başarı şansı sunması gerekir. Söz konusu dava yoluna başvurulabilmesi için öngörülen koşullar somut olaylara tatbik edilirken dayanak işlem, eylem ya da ihmallerden kaynaklanan savunulabilir nitelikteki iddiaların bu doğrultuda geniş şekilde değerlendirilmesi, koşulların oluşmadığı sonucuna ulaşılması durumunda ise bu durumun yargı makamları tarafından ilgili ve yeterli gerekçelerle açıklanması gerekir. Bireylerin maddi ve manevi varlığının korunması hakkına müdahale teşkil eden eylem, işlem ya da ihmallerin hukuka uygunluğunun denetlenmesine olanak sağlayan düzenlemelerin herhangi bir yargı merciine başvurma imkânını ortadan kaldıracak şekilde dar yorumlanmaması ve etkili bir yargısal koruma sağlama konusunda yargı makamlarınca temel hak ve özgürlükleri önceleyen bir yaklaşım içinde olunması etkili başvuru hakkının gereklerinin sağlanması açısından önem arz etmektedir.
İlgili Kararlar
♦ (Uğur Eldemir (2), B. No: 2018/26139, 15/3/2022)
♦ (Hasankoray Şen, B. No: 2019/24604, 23/11/2022)
Maddi ve Manevi Varlığın Korunması Hakkıyla Bağlantılı Olarak Ayrımcılık Yasağının İhlali
Ayrımcılık yasağı Anayasa'da güvenceye bağlanan hak ve özgürlüklerden yararlanılması bağlamında bir etkiye sahip olduğundan maddi haklardan bağımsız olarak bir varlığa sahip olmayıp diğer hakların tamamlayıcısı mahiyetindedir. Ayrımcılık yasağının tatbik edilmesi diğer hükümlerin ihlal edilmesini zorunlu kılmasa da ihtilaf konusu mesele Anayasa'daki diğer haklardan biri veya birkaçının kapsamına girmedikçe ayrımcılık yasağının uygulanması mümkün değildir. Bu kapsamda eşitlik ilkesi ve ayrımcılık yasağı cinsiyet, ırk, dil, din gibi unsurların yanı sıra bireyin maddi ve manevi varlığının ve özel hayatının bir parçası olan sağlık durumu, çocuğa soyadının verilmesi ve benzeri unsurlar temelinde de ayrımcılığa maruz bırakılmamasını güvence altına almaktadır.
Anayasa'nın 10. maddesinde düzenlenen eşitlik ilkesi Anayasa'da güvence altına alınan hak ve özgürlüklerden yararlanılırken nesnel ve haklı bir neden olmaksızın aynı veya benzer durumda bulunan kişilere farklı muamelede bulunulmasını yasaklamaktadır. Nesnel ve makul bir şekilde haklılaştırılamayan, diğer bir ifadeyle meşru bir amaca dayanmayan ya da seçilen araç ile hedeflenen amaç arasında makul bir orantılılık ilişkisi bulunmayan farklı muameleler Anayasa'nın 10. maddesinin amaçları bağlamında ayrımcı karakterli olarak kabul edilir. Dolayısıyla hukuksal durumları aynı olanlara yönelik farklı muamelenin objektif ve makul bir sebebe dayandığı, farklı muamelenin öngörülen meşru amaç ile orantılı olduğu, diğer bir ifadeyle farklı muameleye tabi tutulan kişiye aşırı ve olağanın ötesinde bir külfet yüklenmediği hâllerde eşitlik ilkesi ihlal edilmeyecektir.
Örnek olarak görme engelli olması nedeniyle kredi sözleşmesine "Sözleşmenin bir nüshasını elden aldım." şeklindeki ifadeyi el yazısı ile yazamaması sonucu kredi kullanamayan başvurucunun şikayetine karşılık Anayasa Mahkemesi, ilgili banka ve ardından yetkili Bölge Adliye Mahkemesinin başvurucunun özel ihtiyaçlarını dikkate almadığını ve başvurucunun durumunu gözeten alternatif bir tedbirin etkili bir biçimde uygulanması sağlayacak özeni göstermediğini tespit etmiş ve engelli bireylerin hukuksal işlemlerine ilişkin ulusal ve uluslararası düzenlemelerin anayasal güvenceler ışığında yorumlanması gerektiğine işaret etmiştir. Bu nedenle başvurucuya engellilik temelinde yapılan muamelenin haklı bir sebebinin bulunmadığı sonucuna ulaşılmıştır.
İlgili Kararlar
♦ (T.A.A., B. No: 2014/19081, 1/2/2017) (Ayrımcılık tazminatı)
♦ (Sevda Yılmaz, B. No: 2017/37627, 2/3/2023) (Engellilik temelli ayrımcılık)
Yenidoğanlardan Mükerrer Topuk Kanı Örneği Alınması
Yenidoğanlardan zorunlu topuk kan örneği alınması uygulaması kişisel özerklik ve ruhsal veya bedensel bütünlükle doğrudan ilgilidir. Kişisel özerklik kavramı ile bireyin vücut bütünlüğüne yönelik müdahaleler özel hayat boyutuyla Anayasa’nın 17. maddesinin birinci fıkrasında düzenlenen maddi ve manevi varlığın korunması ve geliştirilmesi hakkı kapsamında kalmaktadır.
Anayasa’nın 17. maddesinde de tıbbi zorunluluklar ve kanunda yazılı hâller dışında kişinin vücut bütünlüğüne dokunulamayacağı belirtilmiştir. Söz konusu düzenlemede özel sınırlama sebepleri öngörülmemiş olmakla birlikte kanun ile düzenleme hükmüne yer verilmiş olup bu kapsamda yapılan müdahalelerin meşruluğunun denetlenmesinde, Anayasa'nın 13. maddesinde yer alan güvence ölçütlerinin dikkate alınması zorunludur.
Yenidoğan Tarama Programı ile tüm yenidoğanların konjenital hipotiroidi, fenilketonüri, biyotinidaz eksikliği ve kistik fibrozis yönünden taranması ile oluşacak zekâ geriliği, beyin hasarları ve geri dönüşümsüz zararların engellenerek topluma getirdiği ekonomik yükün önlenmesi, akraba evliliklerinin azaltılması konusunda toplum bilincinin artırılması, tanı konan bebeklerde bu hastalıklar nedeniyle oluşacak rahatsızlıkları önlemek amacıyla uygun tedaviye başlanması ve böylece belli bir zekâ seviyesine ulaşmalarının sağlanmasının amaçlandığı anlaşılmaktadır. Bu kapsamda söz konusu uygulamanın çocukların ve buna bağlı olarak kamu sağlığının korunması şeklindeki meşru amaca yönelik olduğu açıktır.
Anayasa Mahkemesinin Muhammed Ali Bayram kararında konuyla ilgili genel ilkeler oluşturulmuş ve bireyin vücut bütünlüğüne ilişkin önemli hukuksal çıkarlar söz konusu olduğunda kamusal makamların takdir yetkisinin daha dar olduğu, bireyin maddi ve manevi varlığına müdahale teşkil eden sınırlamaların hakkın özüne dokunarak onu anlamsız kılacak ölçüde olmaması gerektiği vurgulanmıştır. Anılan kararda ayrıca mevzuat çerçevesinde yenidoğanların metabolik hastalıklar bakımından gerekli testlerden geçirildiği, risk taşıyanların belirlendiği ve gerekli tedavi işlemlerinin başlatılarak takibinin yapıldığı ifade edilmiştir. Çocuklarda belirli hastalıklara bağlı olarak zekâ geriliği ve beyin hasarı oluşumunun engellenmesi amacıyla tetkik ve teşhis yapılmasını amaçlayan uygulama kapsamında, bebeklerin doğumlarından itibaren, uygun şartlarda, filtre kâğıtları ile topuk kanı örneklerinin alınması, yapılan tetkikler neticesinde sonuçları hastalık yönünden şüpheli çıkan bebeklerin ilgili kliniklere sevkinin gerçekleştirilmesi ve bu bebeklerin takip edilmesi hedeflenmektedir.
Bunun yanında, anılan kararda, Yenidoğan Tarama Programı kapsamında; topuk kan örneği uygulamasının belirli hastalıkların teşhisi amacıyla bir defa ve hastalık şüphesi durumunda yinelenmek üzere sınırlı sayıda uygulama yapılmasının öngörüldüğü, 2014/7 sayılı Genelge’de hangi amaçlarla kan alınacağı ve bebeklerin sağlıklarının olumsuz etkilenmemesi amacıyla kan alma zamanı, kan alma bölgesi, kan alma işlemi öncesindeki hazırlık süreci, kan alma işlemi ve kan alındıktan sonraki süreç hakkında, bunun yanı sıra yapılacak tetkikler, sonuçların değerlendirilmesi ve sonuçları hastalık yönünden şüpheli çıkan bebeklerin ilgili kliniklere sevki ile bu bebeklerin takibi hususunda ayrıntılı düzenlemelere yer verildiği ifade edilmiştir. Anayasa Mahkemesi bu değerlendirmeler ışığında zorunlu topuk kan örneği uygulamasının maddi ve manevi varlığın korunması ve geliştirilmesi hakkını ihlal etmediği sonucuna ulaşmıştır.
Uğur Ali Naki Yüreğiçatal, B. No: 2020/22948, 19/12/2023 kararına konu olay ise mükerrer topuk kanı alımına ilişkin olup bu yönüyle yukarıda anılan Muhammed Ali Bayram başvurusuna konu doğum sonrası ilk topuk kan örneği alımı uygulamasından farklılık göstermektedir. Bu nedenle bu kararda Anayasa Mahkemesi tarafından ilgili derece mahkemesi kararlarının ve kararların gerekçesini oluşturan düzenleme aracılığıyla yapılan müdahalenin zorunlu bir sosyal ihtiyaca cevap verip vermediği ve bu itibarla demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun olup olmadığı incelenmiştir.
Topuk kanı örneği uygulamasına ilişkin esaslar Genelge'de ayrıntılı olarak düzenlenmiştir Buna göre tarama programı kapsamında her bebekten doğumu takiben 48 saat sonra (oral beslenmenin ardından) topuk kan örneği alınması esastır. Ancak bebek hastaneden ayrılırken 48 saatlik oral beslenme süresi dolmamışsa ya da topuk kanı örneği bebek yeterince oral beslenmeden alınmışsa bir hafta içinde mükerrer topuk kan örneği alınması gerekmektedir. Bununla beraber Genelge’nin 8. maddesinde 48 saatlik oral beslenmeyi takiben alınan numunelerden sonra mükerrer kan örneği alınmaması gerektiği açıkça ifade edilmiştir.
Anılan düzenlemelerden hastanelerde bebeklerden doğum sonrası usulüne uygun şekilde topuk kan örneği alındığı ve test sonuçlarının normal olduğu durumlarda mükerrer topuk kanı örneği alınmaması gerektiği anlaşılmaktadır. Anayasa Mahkemesi de yukarıda anılan Muhammed Ali Bayram kararında bu yönde tespitte bulunmuş ve tarama programı kapsamında topuk kan örneği uygulamasının belirli hastalıkların teşhisi amacıyla bir defa ve hastalık şüphesi durumunda yinelenmek üzere sınırlı olarak yapılmasının öngörüldüğünü ifade etmiştir. Genelge'de öngörülen usulün yanı sıra çocuğun üstün yararının gerektirdiği durumlarda da mükerrer kan örneği alımı söz konusu olabilir. Bu durumlarda mükerrer örnek alımının çocuğun neden üstün yararına olduğu hususu açıkça ortaya koyulmalıdır.
Bu çerçevede yapılan incelemede mükerrer topuk kanı uygulamasını ebeveyn olarak reddeden başvurucuya karşı alınan (ancak uygulanmayan) sağlık tedbirinin alınmasının zorunlu bir soysal ihtiyaca karşılık geldiğinin gösterilemediği, benzer şekilde derece mahkemesi kararlarında da bu gerekliliğin ilgili ve yeterli gerekçelerle ortaya konamadığı tespit edilmiş ve Anayasa’nın 17. maddesinde güvence altına alınan maddi ve manevi varlığın korunması ve geliştirilmesi hakkının ihlal edildiğine karar verilmiştir.
İlgili Kararlar
♦ (Uğur Ali Naki Yüreğiçatal, B. No: 2020/22948, 19/12/2023)